Blog

Category - Mevzu

30.01 20120

Fişleme komiklikleri

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Gün geçmiyor ki yeni bir fişleme vakasıyla karşılaşmayalım. Son olarak bugün gazetelere yansıyan bir "TÜBİTAK çalışanlarına fişleme" meselesi var.  1048 personel “ideolojik solcu, alevi, dinci, Ermeni, Yahudi, ülkücü” gibi etiketlerle fişlenmiş. Listede yer alan bazılarının isimlerinin yanına da “porno sever, kadın düşkünü, kardeşi satanist, metalci” gibi özel yaşamına dair notlar yer alıyor. Her normal insan gibi, bana da çok garip gelen bir uygulama bu. Bu kadar ciddi biçimde olmasa da, günlük hayat içinde hepimiz bir yerlerde bir şekilde fişleniyoruz. Bugün çıkan haberden sonra aklımdan geçti, fişlemeyi yapan şahsın kişisel bakışı ve subjektif koşullar da yazılan fişlemede etkili midir diye.  Hiç düşündünüz mü "beni nasıl fişlerler acep" diye? Vallahi beni izleyerek "zararsız deli. arada kontrol edilmesinde fayda var" gibi bir not düşebilirler. Aklıma bir takım komik fişleme örnekleri geldi:   Fişleme görevlisi zaaflı olursa

  • İnanılmaz tatlı göğüslere sahip.
  • Kırmızı iç çamaşırı çok yakışır buna.
  • Evinde deri kıyafetler, kelepçe, zincir filan varmış. İçim bi tuhaf oldu.
  • Bir ömür boyu takip edilesi, her anı izlenesi.
  • Her gün farklı bir külotlu çorapla geliyor. Kaç çekmece çorabı var acep. Ahh çoraplarrr!
  • Sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta enteresan.
  Şaşkın fişleme görevlisinden inciler
  • İçki masasında dünyalar tatlısıdır.
  • Yakışıklı desen değil, sempatik de sayılmaz ama tuhaf bi çekiciliği var.
  • Sürekli pembiş pembiş eşyalar alıyor. Ay aynı beeenn! :))
  • Dünyalar tatlısı bi kedisi var. Yerim ben onu yerimmm! (iyice manyaklaştı, böyle fişleme mi olur lan!)
  • Al karşına sohbet et, öyle bir insan. Onunlayken vaktin nasıl geçtiğini hiç anlamıyo insan.
  Fişlediği kişiye âşık olan görevli
  • Ahh Müjgan ah! Hangi kelimeler yetebilir ki onu anlatmaya! (seviyorsan git konuş be oğlumm!)
  • Biliyorum o da beni seviyor. Yarın gidip konuşucam!
  • Tertemiz, pırlanta gibi bir kalbi var. Ah bir de beni kabul etse :(
  • Birlikte Kaş'ta tatil teklifine de ret cevabı verdi. Dengesiz biri sanırım.
  • Son zamanlarda sanırım çok işi var. Ben meşgul etmeyeyim en iyisi onu! (salağa bak, trip atıyor fişte)
  • Aynı departmandan mesai arkadaşı Cenk T. ile yakınlığı tespit edildi. Dikkatle izlenmeli.
  • Oruspuuuu! (bir yüz bulmadığı kadını kötü ilan eden erkek profili daha)

read more
22.01 20121

Babaanne evi: Bir rüyanın anatomisi

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Amsterdam’da, kadim dostum Ufuk’un evindeyim. Evdeki lambalar kapalı. Dışarıdan gelen kısık akşamüstü ışığı, yarı örtülü perdelerin arasından sızarak içeri buyuruyor. Eski bir koltukta oturuyorum. Küçük sehpanın üstünde ne zaman oraya konduğunu bilmediğim bir fincan kahve var. Dumanı tütüyor, öyleyse içmeliyim. Ufuk’a, “Eee nerede enstrümanların?” diye soruyorum. Gel diyor. Odalardan birinin kapısını açıyor. Kapı gıcırdıyor. Bu oda salondan da karanlık. Sanki başka bir eve açılıyor. Gözlerim ışığa alıştığında seçebiliyorum siluetleri. Ben çalgıları gözümle ararken, Ufuk elinde üç irice kitapla karşımda dikiliyor. Bir sırt çantasına koyup bana veriyor. Çantayı alırken, biri ismimi söylüyor. Çok yaşlı bir kadın. Yere serilmiş yatakta yatıyor. Bana bakıyor ama sanki görmüyor. Uzun, beyaz, düz saçları ve karanlıkta parıldayan siyah gözleri sadece aklımda kaldı. Eğiliyorum, sonra oturuyorum yer yatağının yanına. Başımı yastığının yanına gömüp, saçlarını okşuyorum. “Erdal, sen çok iyi bir çocuksun” diyor. Ben ağlıyorum. Beyaz saçlarını okşuyorum, sanki ben de beyazlaşıyorum. Ellerim beyazlaşıyor, yüzüm beyazlaşıyor, kalbim, içim her şeyim beyazlaşıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. İçim temizleniyor. Ben babaannemi hiç görmedim. Göremezdim, çünkü henüz babam çok küçükken hastalanıp ölmüş. Ve çok güzel. Bu gece, bu rüyada babaannemin evini ziyaret ettim. Onu hasta yatağında, ölmek üzereyken gördüm. Ona sarıldım, saçlarını okşadım, ellerini öptüm ve vedalaştım. Öldüğünde çok gençmiş. Ama bana yaşlı haliyle göründü. Belki benim onu ziyaret etmemi beklerken yaşlandı bu kadar. Babaanneniz sağsa, arayın onu, hemen şimdi. Kırışan elleri ve kırılan sesiyle açsın telefonu. Biliyorsunuz, çok mutlu olacak. Ben babaannemi hiç görmemiştim. Bu gece gördüm. Çok mutlu oldum.

read more
24.12 20110

Ich gehöre nicht zur Baader/Meinhof Gruppe

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

“Ich gehöre nicht zur Baader-Meinhof Gruppe”, yani “Ben Baader/Meinhof Grubu'na ait değilim”. 70’lerin Almanyası’nda, dönemin en etkili Alman sol örgütü RAF’ın (Rote Armee Fraktion) ses getiren eylemler yapmasıyla artan polis baskısına karşı, "sade vatandaşların" kendi otomobillerine yapıştırdığı bir sticker yazısı… Alman polisinin, Nazi

Almanyası’nı aratmayacak bir şiddetle, her şüphelendiği kişiyi sorgusuz sualsiz tutuklaması sebebiyle, bu sticker pek çok Alman için zaruret halini almıştı. O yıllarda büyük Alman şehirlerinin duvarlarını süsleyen bu bu aranıyor afişi, tarihin soluk bir kanıtı. Aranıyor afişinde görünen kişilerin büyük kısmı devlet tarafından öldürüldü.

read more
09.06 20110

Fotoğraf çekmek

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Fotoğrafa ilgim çocukluk yaşlarımda başladı. Bir fotoğrafın izini sürmeyi, görüntünün içindeki hikayeleri, parmak izlerini, ipuçlarını, sırları çözmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Fotoğraf çekmek ise apayrı bir dünya sunuyor. Çekerken tek kişilik bir şey. O anı görmek, doğru kadrajı ve açıyı yakalayıp deklanşöre basmak arasında bazen bir saniyeden az zamanınız oluyor. Yabancı bir mahallede, yabancı bir ülkede fotoğraf çekmek ava çıkmak gibi. Bir avcının sabrıyla dolaşmak, tek bir anın izini sürmek benzersiz bir zevk sunuyor. Bir daha asla yaşanmayacak o anı yakalayıp kaydetmek ancak fotoğrafın sunduğu bir olanak. Fotoğraf çekmeye dair düşüncelerimi, Panasonic'in blog'u YakalaveCek.com'a anlattım.

read more
16.05 20110

Arz-ı Dîdar

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Sandıkta duran besteleri kaydetmenin zamanı geçiyor. Yenilerini yapmak için eskilerden gözüme çarpanları ayıklamalıyım. Bunun için elbette müzik çalışmaya düzenli vakit ayırmam gerekiyor. Hafta sonu uzun zamandan sonra bir başlangıç yaptım. Özkan ve Halkım'la dostluğum 15 yıl öncesine dayanıyor. Birlikte müzik de yaptık bu zaman içinde. Her hafta olamasa bile ayda en az 2 defa buluşup çalışma kararı aldık. Bakın ilk çalışmadan ortaya ne çıktı :) Bu besteyi önceki hafta yapmış ve telefona kaydetmiştim. Cumartesi çalışırken aklıma geldi, çocuklar da sevince kaydedelim dedik. Akustik gitarla solo çaldım ve vokalle araya (01:48) ses verdim. Özkan da akustikle ritm attı. Halkım düzenlemeleri ve diğer eklemeleri yaptı. Bu kaydı, birkaç saat içinde yapılmış bir şarkı olarak dinleyin lütfen. Pek çok hata var farkındayım ama yine de bu haliyle paylaşmak istedim. Şarkıyı aşağıdaki medya çalar sayesinde dinleyebilirsiniz. Erdal Kaplanseren - Arz-ı Dîdar

read more
02.05 20112

Bir şarkı yapmak

Geçen sene bu zamanlarda, uzaklardaki kadim dostum Ufuk'a birkaç bestemi göndermiştim. Küçücük bir melodi kırıntısından harikalar yaratabilecek güçte bir müzik bilgesi Ufuk. Dün gece dışarıdayken bir mesaj aldım ondan. Sürpriz bir e-posta attığını söylüyordu. Hemen telefondan girip baktım, o şarkılardan birinin düzenlemesi duruyordu posta kutumda. Dayanamayıp telefondan dinledim önce. Sonra da eve varında kulaklıkla defalarca... Tamamını okumak ve şarkıyı dinlemek  için tıklayınız...  

read more
27.04 20111

İki masum çocuk katlediliyor

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Bu ülkeyi yönetenlerden, bu yönetimi seçen çoğunluktan elbette sanat konusunda bir duyarlılık, bir anlayış beklemiyorum. Papağan gibi sayıkladıkları "hukuk devleti"nin lafta olduğunu da görüyoruz her gün. Onlar ister ve uygulanır. Emir vermelerine bile gerek yoktur. Tek bir kaş hareketleri, dudaklarından dökülecek birkaç kelime hemen harekete geçirir nasıl olsa sadık köpeklerini. Saldırırlar, ısırırlar, parçalarlar, yok ederler. Onlar güçlüler. Güç onların elinde. Büyük bir vahşete tanık oluyoruz. Bağnazlıkta sınır tanımayan Taliban'ın, 2 bin yıllık dev Budha heykellerini bombalarla un ufak etmesinden farksız bir vahşet bu. Bugün, iki masum çocuk katlediliyor. Çok güzel iki çocuğu gözlerimizin önünde katlediyorlar. Bu ülke, çocuklarının göz göre göre katledilmesine alışkın ne de olsa! Sesimizi yükseltmek dışında bize kalan şey, utanmak. Onların utanması yok. Biz onların yerine de utanalım.   Ülkemizin en büyük heykeltraşlardan Mehmet Aksoy, acı çekiyor. Çektiği derin acıyı, evlatları katledilirken söylediği şu sözlerden anlıyoruz: “İkiz çocuğum, masum çocuklarım orada duruyorlar. Her türlü eziyet yapılarak, katlediliyor. Şu anda o iki çocuk, o masum iki çocuk katlediliyor. Bunun farkında değiller. Bir Şahmeran hikayesine benzetiyorum bunu; padişah hastalanıyor ya hikayede, bizim de Başbakan hastalandı, çaresi yok. Veziri diyor ki ona; ‘sen Şahmeran'ın etini yersen iyi olursun’. Bunlar da şimdi Şahmeran'ı buldular; o benim heykelim oldu. Şu anda heykeli parça parça ettiler. Heykel yıkılınca iyi olacağını sanıyor, hastalığı geçecek sanıyor. Bundan medet umuyorlar, heykelin üzerinden siyasi rant sağlamaya çalışıyorlar. Buna cesaret edebilecek kadar pervasızlar, bu kadar sanata saygıları yok. Artık sonuna kadar izlemek istiyorum, bir güzel seyredeceğim önce, içim acıyarak. İkiz çocuğum, masum çocuklarım orada duruyorlar. Her türlü eziyet yapılarak, katlediliyor. Şu anda o iki çocuk, o masum iki çocuk katlediliyor. Bunun farkında değiller. İnsanlar ne kadar acımasız, ne kadar duyarsız”

read more
28.03 20110

Çocuk cinayetlerinin sorumlusu devlettir

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Ülkemizde çocuklara yönelik cinsel istismar ve şiddet, resmi kayıtların kat kat üstünde bir seviyede. Çünkü çoğu, türlü sebeplerden yasal takibe uğramıyor. Ömrünün çoğunu Anadolu'nun farklı şehirlerinde yargıçlık yaparak geçirmiş bir ağabeyimin anlattıkları kanımı dondurmuştu. Gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüklerimizden çok daha fazlası bir yerlerde yaşanıyor ve biz bunlardan haberdar dahi değiliz. Bir defa, her çocuğu kendi çocuğumuz görmedikçe ve kendimizi onlardan sorumlu hissetmedikçe yüreğimiz yumuşamayacak. Bir insan (bakın insan diyorum), bir çocuğun canına nasıl kıyar aklım almıyor. Çocuğa vurulur mu diye düşünürken, "çocuğun canı alınır mı?"ya geldik. Bir çocuğun canını alabilecek kadar vahşileşen bir canlıya "insan" muamelesi yapmak gerekir mi? Mesele salt "cezalandırma" değil; "caydırıcılık" da hesaba katılmalı. İşte bu yüzden, çocuklara cinsel istismar ve şiddete karşı, yürürlükte olan ceza sisteminin ötesinde bir şeyler yapmak gerekiyor. Dün medyaya yansıyan vahşetle ilgili detayları okurken büyük bir travma yaşadım. Uzun süre şokta kaldım. İnsan türüne, "vicdan" denen şeye inancımı tamamen yitirdim. Uyku tutmadı, saatlerce düşündüm. "İnsan denen canlı ne kadar vahşileşebilir"in ucu bucağı yok. İtiraf etmeliyim ki, konu çocuk olduğunda hassasiyetim artıyor. Zalim, vicdandan ne anlar? Öyleyse zalime neden vicdan gösterilsin? Şu haberdeki fotoğraflara bakın. Masum yüzlü Fırat'ın gözlerine bakın. Gözünü kan bürümüş yaratıklara bakın sonra. Onlara insan diyebilir misiniz? Dünyada hiçbir canlı, kendi türüne karşı böyle zalim olmadı. Öyleyse neden yaptıklarından fersah fersah iyi bir muamele görsünler? Sadece o ikisi değil ama... Üvey anne ve üvey anneannesi tarafından akıl almayacak bir vahşetle katledilen Fırat'ın sorumluluğu babasındadır, çevresindeki diğer insanlardadır ve en başta devlettedir. Her şeyi devletten beklemeyelim canım. Bakıma ve korunmaya muhtaç çocuklardan devlet neden sorumlu olsun ki? Kasten sakatlandırılarak sokaklarda zorla dilendirilen çocuklardan da devlet sorumlu değil. Her şey devletin işi mi canım! Kat kat giyinmişken bile üşüdüğümüz havalarda sokakta dilenen anne-babasının kucağında duygu sömürüsü için tutulan çocukları kimse görmedi. Yüzü gözü morluklar içinde dolaşan, okula gönderilmeyen, çalıştırılan çocukları takip etmek devlete mi düşer hiç! Devletin polisi elindeki cep bilgisayarlarıyla sokakta önüne çıkan herkesin kimlik taramasını yapsın, sırf günlük GBT kotasını doldurmak için. Devletin mesaisi bol. Harcayacak yer çok. Neden çocuklarla uğraşsın ki? Kimse kendini öyle kolayca sıyırmasın. Fırat'ın öldürülmesinden direkt devlet sorumlu. Öyle dolaylı filan değil. Bu cinayette devletin payı var. Üvey anne ve anneanne Fırat'ı öldürüp parçaladı ya... Fırat'ın kolunu bir ağaç dibine komşusu bıraktı; kesik başını okul bahçesinin duvarına babası gizledi; bacağını inşaata muhtar attı; gövdesini çukura belediye başkanı itti, kova içindeki kanını bahçeye emniyet müdürü döktü. Fırat'ın gördüğü zulmü bilen, gören, haberdar olan ve buna müdahale etmeyen herkes, Fırat'ın minik bedeninin bir parçasını attı. Fırat'ın kanı oradaki herkese bulaştı. Çocuklarına sahip çıkmayan devlet, onların katillerini yıllar sonra yakalarken bile bunu bir şova dönüştürüyor. Yukarıda bahsettiğim katiller ve işbirlikçileri, Fırat'ın katledilmesinden rahatsız olmayacak. Gece başlarını yastığa huzurla koyacaklar. Hiçbiri yaşamayı hak etmiyor. Hiçbiri, Fırat'ın artık soluk almadığı bu dünyaya ait değil. Onlardan tiksiniyorum. Midemi bulandırıyorlar. Emin olun, o çocukların minik elleri yakanızı bırakmayacak. İyice bilin ki, bir çocuğun uğradığı zulme tanık olup da sessiz kalan herkes katildir. Fırat'ın katilleri devletin şefkatli kollarında artık. Devlet baba, çocuklarına göstermediği korumayı, onların katillerine gösteriyor.

read more
22.03 20111

Nasıl UFO uzmanı oldum?

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Bir süre önce, periyodik "Google'da kendini arama" etkinliği esnasında, Sirius UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi'nin "Yayın Kurulu"nda ve UFO Gerçeği programının "TV Ekibinde" olduğumu öğrendim. Şaka etmiyorum. İsim benzerliği de değil. Zira sahip olduğu isim soyad ikilisine sahip bir başka insan yok bu dünyada ve paralel evrenlerde. Sanırım bir zamanlar Haktan Akdoğan ile radyo programında yaptığım süper eğlenceli sohbet sonrasında gerçekleşmiş bu güzel işbirliği. Fakat bu durumu benim Google amcadan öğrenmem çok enteresan. Misal yarın öbür gün uzaylılar gelseler, son derece friendly yaratıklar olsalar, "bakın bizim için uğraşan güzel insanlara, ne şahaneler, canlarım benim" diyerekten tüm Merkez ekibini uzay araçlarıyla Çiçek Pasajı'nda rakı içmeye götürseler ne ala. Fakat tutun ki şerefsizin önde gideni çıktı bu uzaylılar. O zaman anlamlara yan bastığımın resmidir a dostlar. Hem sevgili dünyamıza gelen sinsi ve tırt uzaylılarla, hem de dünyadaki devlet yöneticileriyle papaz olurum. Ne bok yemeye araştırdınız, başımıza bela ettiniz bu hayvanoğluhayvanları derler. Bazen böyle geliyor aklıma. Mail atayım Haktan'a, "siliver benim adımı diyeyim" şeklinde düşünüyorum. Sonra vazcayıyorum, aksiyonsuz hayatımıza enteresanlık katar, beni Google'da araştıranlar "yuh, adama bak hele, uzaylı avcısı çıktı!" diyerek şaşırsınlar. Midyat, Seyfo, gülün!

read more
05.07 20104

Bir kitabı yeniden yazmak

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Az önce, geçen hafta bir sahaftan sipariş ettiğim Edip Cansever kitabı geldi. Mümkün olduğunca eski basımları sahaflardan topluyorum. Cansever'in pek çok kitabının ilk basımlarını edindim. Fotoğrafta gördüğünüz kitap, toplu şiirlerden Yerçekimli Karanfil'in giriş sayfası. Fotoğrafta gördüğünüz notla karşılaştığımda yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Hemen sonrasında, mutluluk yerini derin bir hüzne bıraktı. Gördüğünüz sayfanın öncesinde, Buket'in soyadı ve şehri de yazıyor. İnternet sayesinde kendisini bulmam çok kolay oldu. Bilmiyorum, belki haber veririm, belki vermem. Bir kitabı güzelleştirmek istiyorsanız, giriş sayfasına kendinize göre notlar alın. Bir gün o kitap hiç tanımadığınız bir insanın eline geçtiğinde, o notların nasıl işe yarayacağını bilemezsiniz. Sahaftan kitap almaya ilk gençlik yıllarımda başladım. "Okunmuş" sayfaların enerjisine inanıyorum. Üstelik sayfaların ve kapağın biraz yıpranmış olması, üzerinde anılar olduğunu hatırlatıyor bana. Bir kitabın sırtındaki kırışıklar, insanın yüzündeki kırışıklar gibi, yaşanmışlığının izleri onlar. Köşeleri eprimiş sayfalarda altı çizilmiş satırlar, kenarlara alınan küçük notlar ve en önemlisi ilk sayfalara kazınan o hayat hikayeleri... Şimdiye kadar sahaflardan yüzlerce kitap aldım. Bir kısmını yine atmosfere dahil ettim, başkaları aynı tatları alsın diye. Ömrümün geçen 15 yılında, böyle içinde hikayeler yazılmış, sayfalarının arasında mektuplar unutulmuş -belki de bırakılmış!- pek çok kitap geçti elime. Bunlardan 5 tanesini, ilk sahiplerine ulaştırdım. İnternet yokken insanları isimleriyle bulmak gerçekten çok zordu. Kitap girişine yazılan notların altına isim ve şehir bilgisi yazanlardan bazılarına ulaşabildim.  

read more
07.06 20100

Kaldırımda yürümek

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Yeni şehirlerin kaldırımları, binaları gibi eksik ruhlu. Eskiliği korunmuş şehirlerin kaldırımları ise sizlere hikayeler sunar. O kaldırımlarda elleriniz cepte, bir şarkı tutturup adımlarınızı kolaylaştırabilirsiniz. İstanbul'un kaldırımları genellikle dar, hasarlı, gereğinden yüksek , ayrıca otomobil ve dükkanların işgali altında. Sıklıkla kaldırımdan yola inmeniz gerekir. Üstelik ne yazık ki insanımız, -çoğunlukla- trafikte nasılsa kaldırımda yürürken de öyle. Anlayışsız, kaba ve bencil. Otomobille yol vermeyen, yaya iken neden yol versin ki? Medeniyetin göstergesi işte böyle yaşamsal detaylarda gizli. Kaldırımlar benim hikaye alanlarım. Herhangi bir yön belirlemeden gezip durduğum zamanlar var. Örneğin dün. Sağanak yağmur henüz sona ermiş, yol kenarlarından akmaya ve çatılardan dökülmeye devam ederken kendimi sokağa attım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.  

read more
19.05 20100

Konuşmalar, susmalar

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Konuşan ama aslında durmaksızın susan insanlar tanıyorum. Anlatıyor, gülüyor, gayet mutlu görünüyor. Onun bakışlarını dinlediğimde (kalbini dinler gibi ama!), esasında ne denli suskun ve dalgın olduğunu anlayabiliyorum. Konuşurken aslında susuyor, gülümserken aslında dalıyor. Görüyorum, şahit oluyorum bu süse. İçinizdeki derin hüznü coşkuyla, kahkahalarla, sarılmalarla, esprilerle sarıp sarmalıyorsunuz bazen. Biliyorum biliyorum, hiç saklamaya çalışmayın. Kahkahalarla süslediğiniz o susmaların halet-i ruhiyesi iyiye işaret değil bilesiniz... İçinizden geçenleri görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Kendinizi bir yalana inandırıyorsunuz. İnandırmak istiyorsunuz. İçeride kopan fırtınaların, sellerin, depremlerin, yangınların dışarı taşmasına izin vermiyorsunuz. Patlayan volkanların kül bulutlarıyla zehirlenmeyi göze alarak. Bir yerlerde bir imdat freni arayıp arayıp duruyorsunuz. Hayata asılmak tehlikeli ve yasaktır. Dışarıdan bakanlar içeride neler olduğunu asla fark edemez. Daha doğrusu öyle sanıyorsunuz. Halbuki size yakından bakmasını bilenler, dalmalarınız ve cümlelerinizin içine usulca serpiştirdiğiniz sözcükler sayesinde içinizdeki şifreleri bir bir çözerler. Yalnızca onlar anlar, anlatmadıklarınızı. O coşkun manzaranın altındaki bulanık denizi, o denizde yüzen balığı ve o balığın yorgun gözlerini. Hani coşkun ve köpürerek akan nehirler vardır ya. Dışarıdan bakanlar, gürül gürül akan neşeli bir nehir görüyor. Halbuki size yakından bakmasını bilen insanlar, aslında o gümbürtünün hemen altında yatan durgun hüznün ayırdına varır. Su, hiç umulmadığı kadar dingindir. Sakin, sessiz ve güzel. [caption id="attachment_766" align="aligncenter" width="450" caption="Fotoğraf: Ufuk Lüker"][/caption]

read more
05.04 20101

Bir şair ne zaman ölür?

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Bir şair ne zaman ölür? Şairler ve şiirseverler arasında sıklıkla konu olan bir sorudur. Cevabı bilinmez. Belki de sadece şairin kendisi bilir bu sorunun cevabını.
Şairlerin son dönem şiirlerine bakılacak olursa, ölümün ağırlığı hissedilir. Cemal Süreya'nın, Edip Cansever için söylediği bir söz vardır şiirinde, "fazla şiirden öldü Edip Cansever" diye. Ne var ki Nazım Hikmet aşktan ölmüştür. Doktoru Nazım'a "aşkın peşinden gidersen 4 yıl yaşarsın, sakin bir hayat sürersen çok daha uzun" demişti tedavi sürecinde. Nazım Hikmet, Vera'nın saman sarısı saçlarını tercih etti. 3 yıl sonra da öldü.
Şairlerin zamanı farklı çalışır. Her bir günü gece ve gündüz olarak iki defa yaşarlar. Bu yüzden, Nazım Hikmet 100 yaşının üzerindeydi öldüğünde; Edip Bey de, Cemal Abi de, Turgut Uyar da...
(Bu yazıyı gelecekte çok daha uzun ve kapsamlı yazmak üzere blog'uma yerleştiriyorum. Bu konu çok daha fazlasını hak ediyor.)

read more
29.01 20101

Ekmek bulamıyorlarsa poğaça yesinler

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

1789 fransız devrimi sırasında kraliçe Marie-Antoinette'in söylediği iddia edilen "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü dünyaca meşhur. Sanırım bu satırları okuyanların büyük kısmı defalarca duymuştur. Soruşturmacı gazetecilik yaparak, bu sözde -aslında- kast edilen şeyin, bizim bildiğimiz pasta olmadığını tespit ettim.
Bir çeviri hatası yüzünden yıllarca "ulan ekmek bulamayan insan evlatları, kremalı meyveli pastayı nereden bulacak? Tamam dalga geçmiş ama bu kadarı da abesle iştigal ediyor. " diye geçirmiştim aklımdan... İşin aslı öyle değilmiş!
Bu sözün orijinali "S'ils n'ont plus de pain, qu’ils mangent de la brioche" şeklinde. Bizim "pasta" dediğimiz şey de, pasta değil aslında. "Brioche" adında, Fransızlara özgü bir kahvaltılık hamurişi. Ekmek gibi bir şey. Sütlü, yağlı, bizim "açma" gibi bir nane işte.
Bu sözü Türkçeye "pasta yesinler" diye çevirmek büyük talihsizlik olmuş. Belki de sözü Türkçeye "Ekmek bulamıyorlarsa poğaça yesinler" diye yerelleştirerek çevirmek daha mantıklı olabilirdi. Çünkü Fransızların hâlâ tüketmeye devam ettiği brioche, ekmeğin muadili olarak kısmen kabul edilebilir. Fakat bizim "pasta" dediğimiz yiyecek alenen bir tatlı.

read more
26.01 20100

Fuad

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Gece başınızı yastığa koyarsınız. Tek başınasınızdır. Her şeyden uzakta. Çok uzakta. Bir yabancısınızdır bulunduğunuz yerde. Kimseyle konuşmak, kimseyi dinlemek istemezsiniz. Erkenden yatağa girersiniz. Hava yeni kararmıştır. Erkendir uyumak için. Müzik çaların kulaklığını takarsınız. Ve her akşam yaptığınız gibi, Fuad'ı bıkmadan, usanmadan, hep aynı hüzünle, özlemle dinlersiniz. Önce Yemen'le içiniz titrer, Siresi Yarisdaran'la dalar gibi olursunuz... Canınız Mayrig ister, beklersiniz, sonlardadır o. Volor Molor'la kâh hüzünlü, kâh neşeli anılar canlanır kapakları kapalı gözlerinizde. Ve diğerleri... Şarkılar biter. Ne gam! Başa alırsınız. Tekrar tekrar başa sarar dinlersiniz. Günleri saymaya korkarsınız. Kimse sizi anlayamaz orada. Kimse bilmez dilinizi. O sırada, tam da orada; ne bir dost, ne bir sevgili, ne de aileden biri... Hiç kimse bilmez sebebini. Fuad'dan başka...

read more
  • Page :  
  • 1
  • 2

San Fran.

20:03

Istanbul

22:03