Yazmış bulundum…

Archive for the ‘Mevzu’ Kategori


Bir kitabı yeniden yazmak

Jul 5, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Küçük Detaylar, Mevzu

Az önce, geçen hafta bir sahaftan sipariş ettiğim Edip Cansever kitabı geldi. Mümkün olduğunca eski basımları sahaflardan topluyorum. Cansever’in pek çok kitabının ilk basımlarını edindim. Fotoğrafta gördüğünüz kitap, toplu şiirlerden Yerçekimli Karanfil’in giriş sayfası. Fotoğrafta gördüğünüz notla karşılaştığımda yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Hemen sonrasında, mutluluk yerini derin bir hüzne bıraktı. Gördüğünüz sayfanın öncesinde, Buket’in soyadı ve şehri de yazıyor. İnternet sayesinde kendisini bulmam çok kolay oldu. Bilmiyorum, belki haber veririm, belki vermem.
Bir kitabı güzelleştirmek istiyorsanız, giriş sayfasına kendinize göre notlar alın. Bir gün o kitap hiç tanımadığınız bir insanın eline geçtiğinde, o notların nasıl işe yarayacağını bilemezsiniz.

Sahaftan kitap almaya ilk gençlik yıllarımda başladım. “Okunmuş” sayfaların enerjisine inanıyorum. Üstelik sayfaların ve kapağın biraz yıpranmış olması, üzerinde anılar olduğunu hatırlatıyor bana. Bir kitabın sırtındaki kırışıklar, insanın yüzündeki kırışıklar gibi, yaşanmışlığının izleri onlar.
Köşeleri eprimiş sayfalarda altı çizilmiş satırlar, kenarlara alınan küçük notlar ve en önemlisi ilk sayfalara kazınan o hayat hikayeleri… Şimdiye kadar sahaflardan yüzlerce kitap aldım. Bir kısmını yine atmosfere dahil ettim, başkaları aynı tatları alsın diye.
Ömrümün geçen 15 yılında, böyle içinde hikayeler yazılmış, sayfalarının arasında mektuplar unutulmuş -belki de bırakılmış!- pek çok kitap geçti elime. Bunlardan 5 tanesini, ilk sahiplerine ulaştırdım. İnternet yokken insanları isimleriyle bulmak gerçekten çok zordu. Kitap girişine yazılan notların altına isim ve şehir bilgisi yazanlardan bazılarına ulaşabildim.

19 yaşımdaydım. İlk bulduğum kişi, İstanbul Fatih’te oturan bir genç kızdı. Yine bir Edip Cansever kitabıyla karşıma çıktı. O kitabın sayfalarına karaladıkları bana o kadar dokunmuştu ki, yıllar sonra, o notları görmekten mutlu olur diye düşünmüştüm. Sık rastlanmayan bir isim-soyada sahip olduğu için kısa süre içinde adresini bulabildim (babamın iş sebebiyle fatih’teki iyi bağlantılarının da katkısı oldu bunda). Kitabın üzerindeki tarihten ve notlardan çıkardığım kadarıyla, Demet’in yaşı benden epeyce büyük olmalıydı.

Kitabı çantama koyup evlerinin yolunu tuttum sıcak bir yaz akşamüstüsünde. 19 yaşımdaydım. Üç katlı bir apartmanın giriş katında oturuyorlardı. Zili çaldım, duyan olmadı. Kapıyı elimle tıklattım birkaç defa, yaşlı bir adam ağır ağır açtı büyük ahşap kapıyı. Kibarca özetleyerek anlattım, “Demet hanımı arıyorum, çünkü onun yıllar önce okuduğu ve notlar aldığı bir kitap elime geçti. Belki almak ister. Çok güzel notlar almış sayfalarına” diye konuştum. Yaşlı adam hiçbir şey söylemeden yüzüme bakıyorken, inandırmak için çantamdan kitabı çıkarıp gösterdim. Adam kitabı aldı. Sayfalarını çevirdi. Boynuna asılı duran okuma gözlüğünü taktı elleri titreyerek. Okudu ve sayfaları çevirdi. Sayfaları çevirdi ve okudu.
Hüngür hüngür ağlayarak, acı içinde titreyerek bana sarıldı. Şimdiye kadar birinin bana bu kadar sıkı sarıldığını hatırlamıyorum. Demet, kitapta yazan tarihten birkaç sene sonra ölmüştü. Yani benim oraya gitmemden bir 10 yıl önce filan. Benim o günkü yaşlarımda ölmüştü Demet. Hikayesini uzun uzun anlatmadı, öğrenmek de istemiyordum. Fotoğrafını görmek isteyip istemediğimi sordu. Bunu yapamazdım. Onun hikayesini daha fazla öğrenmek, fotoğraflarındaki bakışları görmek acımı artırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Kitabı babasında bıraktım. Oradan yürüyerek Sirkeci’ye, oradan da Sarayburnu’na gittim. Bir müddet kayalıkların üstünde oturup denizi seyrettim.

Bunun gibi 6 hikaye daha var. Birkaçında kitabı ilk sahiplerine ulaştırdım. Diğerlerinde ise teşekkür ederek, kitabın bende kalmasından daha mutlu olacaklarını söylediler.

Ne zaman sahaftan bir kitap alsam, hep aklıma Fatih’teki badanası dökülmüş o ev, o evde hastalanıp ölen Demet ve kapıda bana sarılan babası geliyor. Ben Demet’in notlarını okumuştum, altını çizdiği satırları… Babası o gün bana değil, 10 yıl önce yitirdiği genç kızına sarılmıştı.

Kaldırımda yürümek

Jun 7, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Yeni şehirlerin kaldırımları, binaları gibi eksik ruhlu. Eskiliği korunmuş şehirlerin kaldırımları ise sizlere hikayeler sunar. O kaldırımlarda elleriniz cepte, bir şarkı tutturup adımlarınızı kolaylaştırabilirsiniz.

İstanbul’un kaldırımları genellikle dar, hasarlı, gereğinden yüksek , ayrıca otomobil ve dükkanların işgali altında. Sıklıkla kaldırımdan yola inmeniz gerekir. Üstelik ne yazık ki insanımız, -çoğunlukla- trafikte nasılsa kaldırımda yürürken de öyle. Anlayışsız, kaba ve bencil. Otomobille yol vermeyen, yaya iken neden yol versin ki? Medeniyetin göstergesi işte böyle yaşamsal detaylarda gizli.

Kaldırımlar benim hikaye alanlarım. Herhangi bir yön belirlemeden gezip durduğum zamanlar var. Örneğin dün. Sağanak yağmur henüz sona ermiş, yol kenarlarından akmaya ve çatılardan dökülmeye devam ederken kendimi sokağa attım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.

Sokak sakindi. Günlerden pazar olduğu için dükkanlar da genellikle kapalı. Bu sayede ihtiyaç duyduğum sessizlik de bahşedilmiş oldu. Sessizlik daima gerekmiyor. Bazı zamanlar kulaklığımı takıp, şarkılarla  uygun adım yürüyorum kaldırımlarda. Derin düşüncelere daldığım zamanlarda ise sokağın seslerinin fon olmasını tercih ediyorum.

Geceleri kaldırımlar, gündüzün hallerinden daha farklı. İnsanları da, hayvanları da, sesleri ve kokuları da kendine özgü. Yeni şehirleri dolaşırken, işe kaldırımlardan başlıyorum hep. Sonra tramvaylar. Daha sonra da kafeler, barlar ve konser salonları geliyor. Halkın arasına -onlardan biri gibi ve asla turist olarak değil- karışmak, zamanı plansız harcamak, “çok gezeyim, her yeri göreyim” diye kendimi şartlandırmadan adım adım şehri yaşamak… Binlerce kilometre kat edip geldiği bir ülkenin kaldırımlarını mesken edinmesi, o kişinin akıl sağlığı konusunda şaibe yaratabilir. Olsun, burada biz bizeyiz.

İşe kaldırımlardan başlıyorum dedim ya. Önce o kaldırımların izlerini okuyorum. Taşların şekilleri, renkleri, düzensizliği bir şeyler anlatıyor. Bilhassa eski şehirlerde kaldırımlar neredeyse yolla aynı yükseklikte oluyor. Sokak müzisyenlerinin konser alanı olan geniş kaldırımlarda mola vermek, bir apartmanın girişindeki basamaklarda soluklanmak, masaları sokağa taşmış bir kafede kahve veya bira içmek gezintinin ödülleri oluyor.

Bununla birlikte kaldırım karşılaşmaları, bakışmaları, selamlaşmaları, tanışmaları da güzel detaylar olarak hafızama hücum ediyor. Güzel bir kadını uzun bir kaldırımda yürürken seyretmenin zevki benzersizdir nazarımda.

Kaldırımları daha fazla ciddiye almalı, kaldırımlarda daha fazla vakit geçirmeliyiz. Sadece bir yerden bir yere ulaşmak için yol görmek haksızlık olur. Hayatla ilgili kararlar aldığınız o derin düşünme seansları için de kaldırımlar biçilmiş kaftan. Bir kaldırımın taşlarını ezerek, eskiterek, zamanı ve her şeyi geride bırakarak yürüyün. Bunu sık sık yapın. Sizi nasıl onardığını, nasıl birleştirdiğini, her şeyi nasıl da yerine getirdiğini şaşırarak göreceksiniz.

alacânım

May 24, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

bazı şiirler, ömrümüze bedellenir. ilk karşılaşmamızda bunun ayırdına varırız. şiir diye okurken, gün gelir, hayatımızın bir yerinde şiir olmaktan çıkar. bir hikaye olur. alacânım öyle bir şiir. her kelimesi birer mermi.

kalbimiz delik deşik, perişan. geldin, vurdun, gittin. alacânım, söyle, indi mi göğsüne heves?


ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!

şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
indi mi göğsüne heves?

etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
seyreldi tenim sahtiyan tarih
mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
rahat et ben gölgene ilişeyim
her belanı ben göreyim
yüreğimi ihbar et,
bana bir uçurum ver, gideyim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
biliyorsun adımın kıblesini
bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
alacânım,
şuramda sinsi bir sızı
gel öldüğümü farz et
senden gelen her habere
canımdan uçurduğum şahin
pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
yakılmış bir köyün adıydı adın
görmedi kimse
içinde ben de yandım
o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
Mardin’im, Midyat’ım
ah benim altından avaze sesim
kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
aranızdaki duvarda
gömülü kaldım

etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hâfızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n’olur sevmeden öldürme beni
alacânım,
söyle, indi mi göğsüne heves?

-murathan mungan

Konuşmalar, susmalar

May 19, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Konuşan ama aslında durmaksızın susan insanlar tanıyorum. Anlatıyor, gülüyor, gayet mutlu görünüyor. Onun bakışlarını dinlediğimde (kalbini dinler gibi ama!), esasında ne denli suskun ve dalgın olduğunu anlayabiliyorum. Konuşurken aslında susuyor, gülümserken aslında dalıyor. Görüyorum, şahit oluyorum bu süse.

İçinizdeki derin hüznü coşkuyla, kahkahalarla, sarılmalarla, esprilerle sarıp sarmalıyorsunuz bazen. Biliyorum biliyorum, hiç saklamaya çalışmayın. Kahkahalarla süslediğiniz o susmaların halet-i ruhiyesi iyiye işaret değil bilesiniz… İçinizden geçenleri görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Kendinizi bir yalana inandırıyorsunuz. İnandırmak istiyorsunuz. İçeride kopan fırtınaların, sellerin, depremlerin, yangınların dışarı taşmasına izin vermiyorsunuz. Patlayan volkanların kül bulutlarıyla zehirlenmeyi göze alarak. Bir yerlerde bir imdat freni arayıp arayıp duruyorsunuz. Hayata asılmak tehlikeli ve yasaktır.

Dışarıdan bakanlar içeride neler olduğunu asla fark edemez. Daha doğrusu öyle sanıyorsunuz. Halbuki size yakından bakmasını bilenler, dalmalarınız ve cümlelerinizin içine usulca serpiştirdiğiniz sözcükler sayesinde içinizdeki şifreleri bir bir çözerler. Yalnızca onlar anlar, anlatmadıklarınızı. O coşkun manzaranın altındaki bulanık denizi, o denizde yüzen balığı ve o balığın yorgun gözlerini.

Hani coşkun ve köpürerek akan nehirler vardır ya. Dışarıdan bakanlar, gürül gürül akan neşeli bir nehir görüyor. Halbuki size yakından bakmasını bilen insanlar, aslında o gümbürtünün hemen altında yatan durgun hüznün ayırdına varır. Su, hiç umulmadığı kadar dingindir. Sakin, sessiz ve güzel.

Fotoğraf: Ufuk Lüker

Bir şair ne zaman ölür?

Apr 5, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu
Bir şair ne zaman ölür? Şairler ve şiirseverler arasında sıklıkla konu olan bir sorudur. Cevabı bilinmez. Belki de sadece şairin kendisi bilir bu sorunun cevabını.
Şairlerin son dönem şiirlerine bakılacak olursa, ölümün ağırlığı hissedilir. Cemal Süreya’nın, Edip Cansever için söylediği bir söz vardır şiirinde, “fazla şiirden öldü Edip Cansever” diye. Ne var ki Nazım Hikmet aşktan ölmüştür. Doktoru Nazım’a “aşkın peşinden gidersen 4 yıl yaşarsın, sakin bir hayat sürersen çok daha uzun” demişti tedavi sürecinde. Nazım Hikmet, Vera’nın saman sarısı saçlarını tercih etti. 3 yıl sonra da öldü.
Şairlerin zamanı farklı çalışır. Her bir günü gece ve gündüz olarak iki defa yaşarlar. Bu yüzden, Nazım Hikmet 100 yaşının üzerindeydi öldüğünde; Edip Bey de, Cemal Abi de, Turgut Uyar da…
(Bu yazıyı gelecekte çok daha uzun ve kapsamlı yazmak üzere blog’uma yerleştiriyorum. Bu konu çok daha fazlasını hak ediyor.)

Fuad

Jan 26, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Gece başınızı yastığa koyarsınız. Tek başınasınızdır. Her şeyden uzakta. Çok uzakta. Bir yabancısınızdır bulunduğunuz yerde.

Kimseyle konuşmak, kimseyi dinlemek istemezsiniz. Erkenden yatağa girersiniz. Hava yeni kararmıştır. Erkendir uyumak için. Müzik çaların kulaklığını takarsınız.

Ve her akşam yaptığınız gibi, Fuad’ı bıkmadan, usanmadan, hep aynı hüzünle, özlemle dinlersiniz. Önce Yemen’le içiniz titrer, Siresi Yarisdaran’la dalar gibi olursunuz… Canınız Mayrig ister, beklersiniz, sonlardadır o. Volor Molor’la kâh hüzünlü, kâh neşeli anılar canlanır kapakları kapalı gözlerinizde. Ve diğerleri…

Şarkılar biter. Ne gam! Başa alırsınız. Tekrar tekrar başa sarar dinlersiniz. Günleri saymaya korkarsınız.

Kimse sizi anlayamaz orada. Kimse bilmez dilinizi. O sırada, tam da orada; ne bir dost, ne bir sevgili, ne de aileden biri… Hiç kimse bilmez sebebini. Fuad’dan başka…

Tuğçe Kazaz’ın seksi hemşire kıyafeti

Jan 24, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu
Hürriyet.com.tr’de az önce bir haber okudum. Başlığı “Polis, Tuğçe Kazaz’ı arıyor” şeklinde. Sanırsınız ki Tuğçe Kazaz bir suça bulaşmış ve hakkında yakalama emri verilmiş. Haberi okuyunca hiç öyle bir şey olmadığı anlaşılıyor.
Spotta durum şöyle açıklanmış: “Bir iç giyim firmasın defilesinde hemşire kıyafeti içinde seksi iç çamaşırı giyen manken Tuğçe Kazaz’ın başı dertte, polis ifade için Kazaz’ı arıyor.” Yani paniğe gerek yok.
Haberin devamını okuyunca kendimi gülmekten alamıyorum: “Başta sağlık çalışanları olmak üzere bir çok kesimin tepkisini alan Kazaz hakkında Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası suç duyurusunda bulunmuştu. Soruşturmayı yürüten  Şişli Cumhuriyet Savcılığı, defileyi düzenleyen şirket yetkililerinin ifadesine başvururken; Kazaz’ın adresi tespit edilemedi. Savcılık, 16 Kasım 2009’da Emniyet’e yazı yazarak Kazaz’ın adresinin tespit edilip ifade vermeye çağrılmasını istedi.”
Bu işte büyük tuhaflıklar var. Bir defa bir şikayet yapılacaksa, seksi hemşire kıyafetini giyen model değil, defileyi düzenleyen eden şirket bunun muhatabı olmalı. Laf olsun haber dolsun işte…
İnsanların komplekslisi oluyor ya, esas şirketlerin ve meslek gruplarının kompleksleri daha eğlenceli. Kapıcılarla ilgili bir espri yapılır, kapıcılar federasyonu dava açar bizi rencide ettiler diye; hamam filminde iki erkek öpüşür, hamamcılar birliği basın açıklaması yapar; hemşire kıyafeti temalı defile yapılır, hop sağlık çalışanları atlar…
Ben bu kadar ezik, bu kadar kompleksli bir insan topluluğu görmedim. Haberdeki fotoğraf galerisine dikkatli bakılırsa, Tuğçe Kazaz’ın üzerinde hemşire kıyafeti varken, diğer modellerde pilot, asker, hostes vb meslekten insanların kıyafetlerine çağrışım yapılmış.
Bu ülkede insanlar, şirketler, meslek gurupları bu kadar tahammülsüz, bu kadar ezik oldukça, ne modada ilerleriz, ne sanatta, ne de bilimde. Yahu biraz rahat olun be kardeşim. Tüm dünya insanlarının zihninde on yıllardır var olmuş bir ortak algı var: Hemşirelik ve hosteslik en seksi mesleklerdir! Bu kadar ya… Bunu değiştiremezsiniz. Bu defile, Tuğçe Kazaz’ın kıyafeti filan bir şeyi değiştirmez.
Ayrıca kişisel fikrim, gayet hoş bir kreasyon olmuş. Kim yaptıysa ellerine sağlık. :)
http://www.hurriyet.com.tr/magazin/magazinhatti/13570373.asp?gid=229#

Hürriyet.com.tr’de az önce bir haber okudum. Başlığı “Polis, Tuğçe Kazaz’ı arıyor” şeklinde. Sanırsınız ki Tuğçe Kazaz bir suça bulaşmış ve hakkında yakalama emri verilmiş. Haberi okuyunca hiç öyle bir şey olmadığı anlaşılıyor.

Spotta durum şöyle açıklanmış: “Bir iç giyim firmasın defilesinde hemşire kıyafeti içinde seksi iç çamaşırı giyen manken Tuğçe Kazaz’ın başı dertte, polis ifade için Kazaz’ı arıyor.” Yani paniğe gerek yok.


Tuğçe Kazaz hemşire

Haberin devamını okuyunca kendimi gülmekten alamıyorum: “Başta sağlık çalışanları olmak üzere bir çok kesimin tepkisini alan Kazaz hakkında Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası suç duyurusunda bulunmuştu. Soruşturmayı yürüten  Şişli Cumhuriyet Savcılığı, defileyi düzenleyen şirket yetkililerinin ifadesine başvururken; Kazaz’ın adresi tespit edilemedi. Savcılık, 16 Kasım 2009’da Emniyet’e yazı yazarak Kazaz’ın adresinin tespit edilip ifade vermeye çağrılmasını istedi.”

Bu işte büyük tuhaflıklar var. Bir defa bir şikayet yapılacaksa, seksi hemşire kıyafetini giyen model değil, defileyi düzenleyen eden şirket bunun muhatabı olmalı. Laf olsun haber dolsun işte… Aynı konuyu başka sitelerden okuyunca anlıyorum ki, sendika aslında moda şirketini dava ediyor. Fakat kurnaz site editörleri kasıtlı olarak “Tuğçe Kazaz’a dava açtılar” diye haberi manipüle ediyor.

İnsanların komplekslisi oluyor ya, esas şirketlerin ve meslek gruplarının kompleksleri daha eğlenceli. Kapıcılarla ilgili bir espri yapılır, kapıcılar federasyonu dava açar bizi rencide ettiler diye; hamam filminde iki erkek öpüşür, hamamcılar birliği basın açıklaması yapar; hemşire kıyafeti temalı defile yapılır, hop sağlık çalışanları atlar…

Ben bu kadar ezik, bu kadar kompleksli bir insan topluluğu görmedim. Haberdeki fotoğraf galerisine dikkatli bakılırsa, Tuğçe Kazaz’ın üzerinde hemşire kıyafeti varken, diğer modellerde pilot, asker, hostes vb meslekten insanların kıyafetlerine çağrışım yapılmış.

Bu ülkede insanlar, şirketler, meslek gurupları bu kadar tahammülsüz, bu kadar ezik oldukça, ne modada ilerleriz, ne sanatta, ne de bilimde. Yahu biraz rahat olun be kardeşim. Tüm dünya insanlarının zihninde on yıllardır var olmuş bir ortak algı var: Hemşirelik ve hosteslik en seksi mesleklerdir! Bu kadar ya… Bunu değiştiremezsiniz. Bu defile, Tuğçe Kazaz’ın kıyafeti filan bir şeyi değiştirmez.

Ayrıca kişisel fikrim, gayet hoş bir kreasyon olmuş. Kim yaptıysa ellerine sağlık. :)

Medyamızın seri katil özlemi

Jul 15, 2009 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Türk medyamızın iflah olmaz bir “seri katil özlemi” var bilmem farkında mısınız? İstiyorlar ki seri katiller çıksın, toplum çalkalansın, korku ve heyecan gırla gitsin. Art arda birkaç cinayet işleyen katilleri seri katil olarak gösterme çabası medyada eski bir hikaye. Özellikle gazeteler ve haftalık haber dergilerinde böyle bir davranış bozukluğu var. “İlk yerli seri katil” başlıklı haberleri anımsayalım…

Medya can atar cinayet hikayelerine. Ülkemizde olmamasını da büyük bir kayıp olarak görür alttan alta. Toplumsal deliliğimizin neden o boyutlara varmadığına hayret eder bu kanlı kalemler. “Türkiye’de neden seri katil yok” sorusunu yöneldirler, toplumsal zekamızı tartarken. Seri cinayetler işlemeyi, insan canını alma ustalığını bir zeka ölçeği olarak kullanırlar. Fakat güncel cinayet olaylarında, katilin bir türlü yakalanamamasında bu zeka göndermesini bulamayız. (more…)

Aşk ve nefret

Jul 11, 2009 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Arkadaşımla sohbet ederken, konu bir ortak tanıdıktan açıldı, ondan nefret ettiğini söyledi. Ben de arkadaşıma “senin hayatında önemli bir yeri var öyleyse” dedim. Çünkü nefret duyguların şahıdır. Bir insandan nefret etmek, onu hayatının epeyce mühim bir köşesine koymak anlamına geliyor. “Aşk”la karşılaştırmak mümkün. Pek çok zaman birbirlerine bağlanabiliyorlar. Veya bir arada yaşadıkları da oluyor. Bununla birlikte, nefret bence aşktan daha “koyu” bir duygudur. Murathan Mungan’ın “7 Kapılı 40 Oda” kitabında Kan Kalesi adlı hikayeyi okuyanlar, nefretin nasıl derin ve mühim bir his olduğunu hatırlayacaktır. (more…)

Velev ki etnik simge olsun

Jan 19, 2009 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

2007 SONBAHARINDAN beri pek çok Avrupa şehrinde bizim “puşi” dediğimiz giyim aksesuarları moda. Özellikle gençlerin boynunda görmek mümkün. Kimi tamamen boynuna doluyor, kimi kaşkol gibi sarıyor, bazısı da öylece asıyor. Sokak modasının önemli bir parçası haline geldi. Gri, yeşil, mavi, pembe gibi hoş renkleri var. Kumaşı da geleneksel puşiler gibi kalın değil. Ülkemize bu moda sonbaharda geldi. Fakat pek tutmadı. Halbuki özellikle Güney Doğu Anadolu, Güney ve Güney Batı illerinde yerel halk tarafından yaygın olarak kullanılıyor. Ege’de de çiftçilerin kullandığını biliyorum. Toplumumuza yabancı değil yani. Eylül 2008′den itibaren bir heyecan oluştu aslında, sıkı bir moda akımı başlayacak izlenmine kapılmıştım. Fakat hiç de beklediğim gibi olmadı.
(more…)

Çok sevdik be abi!

Nov 30, 2008 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

14 SENE filan önce, ortaköy’de bir kafede ince bir soğuktan kaçıp ince belli çay bardaklarının sıcaklığında huzur ararken geldi oturdu masamıza optik başkan. tabi bilmiyorum onun optik başkan olduğunu. yanında bir arkadaşımla birlikte geldiler yanımıza. sonra elini ahenkli biçimde sallayarak konuşmaya başladı bu siyah paltolu adam. muhabbeti güzeldi. sanki o beni tanıyordu yıllardır da ben hatırlamamıştım. o denli içten, o denli coşkulu. (more…)

Türkiye bir açıkhava tımarhanesidir

Nov 11, 2008 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

gazetelerin ilk sayfalarını okurken dehşete düşüyorum çoğunuz gibi. her ülkede karşılaşılabilecek türden olaylar bir kısmı. kendimi bir açıkhava tımarhanesinde hissetmeme sebep olan ülkemize özgü olaylar asabımı bozuyor. bugün taraf’ta okuduğum bir haber kanımı dondurdu. iskenderun’da bir aile; anne-baba-nine-dede şeklinde bir işbirliğiyle 4 aylık bebeklerini öldürerek dereye attıkları iddasıyla tutuklanmış. haberdeki ifadeleri okudukça kan beynime sıçradı.
minicik bir bebek. ismi hatice. oğlum çınar’la yakın günlerde doğmuşlar. kaburgalarında kırık saptanmış ve ölüm nedeni olarak da travmaya bağlı iç kanama teşhisi konmuş. nasıl kıydınız ulan şerefsizler! bu nasıl bir caniliktir, nasıl bir hayvanlıktır. insan bir bebeğe nasıl kıyabilir aklım almıyor. üstelik kendi canları.
hatice bebenin öldürülme sebebi ise kız olarak dünyaya gelmesi. nasıl bir ülkede, nasıl bir dünyada yaşıyoruz. çoğu suç için bir sebep, açıklama getirebiliriz. bir neden sonuç ilişkisi içinde mantıklı açıklamalar getirmeye gayret edebiliriz. bazı suçlarda bunların hiçbirini yapmak mümkün olmaz. daha baştan bitmiştir. bir çocuğa zarar verebilen, onu alçakça öldürebilenler için kaçılabilecek herhangi bir savunma alanı yok. 4 aylık bir bebeği öldürüp dereye atan, bu suça ortak olan her kimse, en ağır biçimde cezalandırılmalı. benim içimin soğuması için sanırım bu canilerin artık yaşamaması gerekiyor. onların aldığı her nefes haram!
sadece bu da değil. ülkemizde çocuklara karşı işlenen suçlar dünya ortalamasının çok çok üzerinde. üstelik yaşananların sadece yüzde 20’sinin resmi makamlara yansıdığı bir araştırma sonucunda ortaya çıkmıştı. zorla çalıştırılan, dilendirilen, istismar edilen, öldürülen, savaştırılan çocuklar… çok uzağa gitmeye gerek yok. sokaklarda görebilirsiniz. annesinin veya babasının kucağında baygın halde uyurken gördüğünüz çocukların aslında ilaçla uyutulduğunu biliyor muydunuz? çocuğu olanlar iyi bilir; iki dakka yerlerinde durmaz, bir o yana bir bu yana koşturur dururlar. fakat bazı dilencilerin duygu sömürüsü için yanlarında tuttukları çocuklar sürekli uyumaktadır. peki bu kadar açık biçimde çocuklara kıyılırken buna neden dur denemiyor? çünkü uğraşmak istemiyorlar. çok meşguller ve böyle şeylerle uğraşamazlar.
dünyayı bilmem ama ülkemizde hızla büyüyen, sonuçlarını her gün gördüğümüz bir tehlike var. “ahlaksal körlük” diyorum ben buna. üstelik bu bir tercih. ülkemizde çoktandır makul bulunan bir tercih.
kendi kendine ortaya çıkan bir şey değil bu elbet. azdırılan, yükseltilen, gaza getirilen, kolaylaştırılan, korunan, sırtı sıvazlanan bir körlük hem de. öldürmeyi, yok etmeyi, tecavüzü, yakıp yıkmayı makul görmek anlamına gelen bir görmeme durumu. her geçen gün gazetelerde sayısı artan cinayet, kaçırma, yaralama ve tecavüz gibi cana kast eden olaylardaki uçurumun kaynağı.
ahlaksızlığın, kurnazlığın, işi bilip işe gitmemenin, çevir kazı yanmasıncılığın, kısa yoldan para kazanmacılığın, alavere dalavereciliğin prim yaptığı bir ülke için oldukça normal bir sonuç aslında. şaşırmamak lazım. devletiyle, medyasıyla hep bir ağızdan asker kanı üzerine vatanseverlik, intikam ve kanlarıyerdekalmadı edebiyatı yapanlar bu körlüğün en önemli müsebibi. linçi, cinayeti, katliamı, yargıya gerek duymaksızın yapılan infazları, nitelikli hırsızlığı, devleti soymayı meşru hale getiren bir zihniyetin körlüğü. kendi işçisini, öğrencisini, emeklisini, memurunu, kadınını, evlatlarını kendi kolluk kuvetlerine çiğnettirenlerin, buna seyirci kalmayı içine sindirebilenlerin körlüğü.
türkiye bir açıkhava tımarhanesi. bu ülkede tecavüzcüye, katile, uyuşturucu tüccarına, silah kaçakçısına, her türlü pis işin yapıldığı çete bozuntularına sunulan imtiyazlar saymakla bitmiyor. bir eski polis “1000 kişi öldürmüş olabilirim” diyor. 2. dünya savaşı’nda değil, operasyonlarda öldürdüğü kişi sayısı bu. gazetelerde okuduk; “1000 kişiden biri o olabilir” başlıklarıyla verilen hayat hikayeleri. iş görüşmesine gittiği yerde çatışma çıkıyor, öldürülüyor ve gazeteciler çekime geldiğinde hayatında silah görmemiş birinin yanında bir tabanca göze çarpıyor. bu basit bir şey değildir.
öyle bir ülke ki, bir semtinde patlayan bomba onlarca insanını öldürüyor; sonrasında en üst düzey yetkililer “bombacıları yakaladık” diye açıklama yapıyor; fakat yakalanan kişiler “yasadışı örgüte yardım ve yataklık”tan tutuklanıyor. yani o bombaların faili belli değil. kimse kendisini kesap verme mecburiyetinde hissetmiyor. bu çok normal. çünkü gerçek ancak demokrasilerde devleti yönetenlere hesap sorulabilir.
devletin en tepe yöneticilerinden biri “bu ülkede ermeni ve rum’lar zorunlu olarak göç ettirilmeseydi, ulus devlet olamazdır” diyor. ne güzel bir açıklama değil mi? winston churchill’in “her millet layık olduğu şekilde yönetilir” sözü ülkemiz için mükemmel bir tespit. tam bir tencere kapak durumu. herkese iyi cinnetler…


Sorunuzu aşağıdaki kutuya yazın, Formspring.me’den cevap yazayım

BlogKüme