Yazmış bulundum…

Archive for the ‘İzlemeler’ Kategori


Derin bir aşk hikayesi: Betty Blue

May 8, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Okumalar, İzlemeler

Kadın kapıdan içeri girer ve film başlar. Sonrasında filmin kopacağını bilmesek de, bu başlangıç hoşumuza gider. Güzel bir kadının evinizin kapısında çantasıyla dikilmesi duruma göre iyi veya kötü olabilir. Zorg’un bungalovuna konuk olan bu kız için kimse bir şey söyleyemez. Çünkü o bir istisna.

Philippe Djian’ın Betty Blue adlı romanını okuduktan bir süre sonra, 90′ların Fransız sinemasına damgasını vurmuş yönetmenlerden Jean-Jacques Beineix’nin Betty Blue filmini izledim. 1986 yapımı bu film, Patrick Suskind’in romanını yazdığı ve Tom Tykwer’ın filme çektiği Das Parfum’le birlikte, en sevdiğim roman yuvarlaması filmler listesinin tepesinde yerini aldı.

Romanın adıyla, yaygın biçimde Betty Blue olarak bilinse de, filmin orijinal adı “37°2 le matin” şeklinde. Betty’nin vücut sıcaklığını anlatan bu isim, ilk sahnede hakkını veriyor. Benim için filmin ilk sahnesi ise Betty’nin bavuluyla kapıda belirdiği sahnedir. Çantasını usulca boşluğa bırakıp döküntü kulübenin içine girer, masa başında oturmakta olan Zorg’un bacağına oturup tenceredeki yemeğe parmağını batırarak, “bu kadar yemeği tek başına yemeyi düşünmüyorsun değil mi” diye sorar.

Uzun zamandır hayatı tek kişilik yaşayan Zorg için bir kadife devrim olan Betty, o güne kadar günü birlik sevişmeler için ideal bir partnerden ibaretken, tek bir gün içinde kendine yeni bir rol edinir. Zorg’un onu hayatına kabul edişini, verandaya gidip çantasını almasından anlıyoruz.

Filmde ve romanda hikayesi anlatılan kişi Betty olmasına rağmen, dış sesin sahibi Zorg. Çünkü Betty’ye, hayatı boyunca bu kadar yaklaşabilmiş tek insan olarak, ancak Zorg’un anlatabileceği bir hayattan bahsediyoruz. Betty bir baş belası, bunu kabul edelim. Hayattan farklı tatlar almasını bilenler için ekşi, acı, yüz buruşturan ama arzu edilen bir tat öte yandan.

Filmin bu denli başarılı olmasında şüphesiz oyuncuların büyük katkısı var. Béatrice Dalle, bu filmde bir oyuncu olarak değil, kendini anlatan bir deli olarak boy gösteriyor. Onu farklı filmlerden bilenler veya hayatına az da olsa dikiz yapmış olanlar ne demek istediğimi şıp diye anlamıştır. Zira Béatrice Dalle tam da böyle bir kadın portresi çiziyor. Her hareketini yakıştırabiliriz, hiçbiri uçuk kaçık gelmez.

Bu filmin “aşk filmi” olmadığını hararetle savunan bazı yorumlar okudum internette. Kişiden kişiye değişir elbet, bir genelleme yapmak anlamlı değil. Aşk, insanın hayatında farklı zamanlarda farklı boyutlarda yer alabilen veya hiç uğramayan bir duygudan ibaret. Betty Blue’yu sadece bir aşk filmi olarak tarif etmek zaten büyük bir insafsızlık olur. Çok daha fazlası var çünkü. İhtiras, sevgi, şiddet, tutku, aşk, hırs, umut, özlem, dostluk, bağlılık, sahiplenme vesaire vesaire…

Betty Blue, özgür bir film. Son izleyişimin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, baştan sona ezbere biliyorum. Hoşuma giden onlarca detayla yüklü. Üstelik sadece hüzün, melankoli veya bunalım aşılayan detaylar değil bunlar. Özgür bir aşkın filmi Betty Blue. Zamansız, mekansız, geçmişsiz, geleceksiz, sahipsiz, adressiz, vatansız, kimsesiz bir aşk. Sadece iki kişi. Hayatın ortasında, dünya karmaşasından çok uzakta, kendi karmaşalarıyla baş başa.

Marie ve Julien’in Hikayesi

Apr 23, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: İzlemeler
Fransız sinemasında Yeni Dalga Akımı’nın öncü yönetmenlerinden Jacques Rivette’in 2003 yapımı filmi “Histoire de Marie et Julien”, Türkçesiyle “Marie ve Julien’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. 2004 yılında İstanbul Film Festivali’nde ülkemizde izleyici karşısına çıktı ve beklendiği üzre sınırlı bir izleyici kitlesiyle kucaklaştı. 150 dakikalık bu ağır ve boğucu film, felsefik derinliğiyle, beni gerçek hayattan uzaklaştıran, sadece kendi konusu ve kişileriyle yaşatan bir yapıt olarak kişisel tarihimde kendine yer buldu.
Boş bir salonda izlemenin verdiği ekstra sessizlik ve yalnızlık sayesinde, hayatımın tüm karanlık pasajlarına doldu bu şaheser. Kimilerine sıkıcı, fazlasıyla kasvetli ve bunaltıcı gelmiş olabilir. Oysaki ben, artık aradan yeterince zaman geçtiğini hissetmeye başladığım şu günlerde, tekrar perdenin karşısına geçip bu ayine katılmak için sabırsızlanıyorum.
Dolaylı anlatımı kimi zaman hızlı ve karmaşık cümle katarlarıyla izleyiciyi şaşkına çevirse de, tüm seslerin kesildiği o birkaç dakikalık sahnelerde ve finalindeki diyalogda, bağımsız sahneler arası geçişlerde binlerce defa hayran kaldım, sinemaya ve onu varedenlere.
Filmde pek çok felsefik göndermenin izini sürmek mümkün. Saatler ve o bitmek bilmez tiktakları kalp atışlarını anlattı bana. Julien’in bir sahnede saat tiktağını kesişini dün gibi hatırlıyorum. Kedinin usul yürüyüşü de aklıma kazınmış detaylardan biri. Evdeki en mantıklı ve istikrarlı karakter -belki de- o kediydi. Hatta bana kalırsa evin gerçek sahibiydi “Yeter” adlı kedi.
Marie ve Julien, bir erkekle bir kadının erişebileceği tüm ilişki iklimlerini yaşamaya başlıyor bu filmde. Aşk, ihtiras, kıskançlık ve seksi en uç sınırlarında yaşayarak deniyorlar. Bu iki dev karakter, bütün sınırları birlikte zorluyor. Hayatın ve ölümün sınırları aslında bu ilişkide fısıldanıyor… Film sahneleri yavaş bir nehir gibi akarken, yüzlerce detayla baş etmenin ağır yükünü omuzlarsınız sıradan bir izleyici olarak. Film bittiğinde, ışıklar yanmadan hemen önce, o birkaç saniyelik karanlıkta, bu filmin sizi sıradanlıktan nasıl kopardığını, Marie ve Julien’lerin belleğinizdeki izdüşümlerini duyumsarsınız. Artık sıradan bir izleyici olmadığınızı fark edersiniz. Bu film bir armağandır. Değerini bilmelisiniz.

Sous le ciel de Paris

Nov 27, 2008 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: İzlemeler

paris’in göğünün altında… sinir bozucu biçimde düz bir alan üzerine kurulu şehirlerin böyle bir haleti ruhiyesi vardır. o şehirdeyken, göğünün altında hapis gibisinizdir. her yer gökyüzüdür.
paris işte böyle bir şehir. tıpkı berlin gibi, amsterdam gibi, izmir gibi, londra gibi, prag gibi, budapeşte gibi, barselona gibi eskişehir gibi… ama istanbul hiç öyle değil. lizbon da öyle değil. ve daha pek çok güzel şehir öyle değil. (more…)

Sorunuzu aşağıdaki kutuya yazın, Formspring.me’den cevap yazayım

BlogKüme