Blog

Category - Izlemeler

24.12 20111

Merhamet

En çok merhamete ihtiyacımız var. İnsanlığın yok oluşu, bu duygusunu yitirmesiyle başlıyor. Her yerde, ama her yerde. Evde, okulda, işte, dışarıda; sadece tanıyıp sevdiklerimize değil, tamamen yabancı olanlara da merhamet gösterirsek, bu hissi içimizde korursak hayat ve dünya cennete döner.

15. yüzyılda yaşamış İtalyan ressam Antonello da Messina’nın “Pieta Con Un Angelo” adlı bu tablosu, merhameti en iyi anlatan sanat eserlerinden biri. Öldürülmüş İsa’nın cansız bedenini dik tutmaya çalışan bir melek. Ağlıyor ve İsa’nın bedenini mavi bir örtüyle sarıyor. İnsanlardan merhametinizi esirgemeyin. Bazen sizin küçük bir davranışınız, bir insanın hayatını kurtarabilir; veya ölüme terk eder.

read more
24.12 20110

Kürk Mantolu Madonna

Floransa’da, Dalleria Degli Uffizi resim müzesinde sergilenen Madonna Delle Arpie adlı tablo, bize gelecekten bahsediyor. Bir insanın geleceğinden. Bazıları ona, geleceğinin yazılmış olduğunu söylüyor. Aslında yalnız değil -elbette büyüyünceye kadar-. Anneler, çocuklarından uzakta olsalar da, meleklerini görevlendirirler. Buna tüm içtenlikleriyle inanırlar. Meleklerin çocuğunu gözettiğini düşünürler. Bir anne kadar, bir başka insanın hayatını kendi hayatı gibi yaşayan yoktur. Hayat çocuktur, gelecek ondan ibarettir. Kendisinden uzakta olsa bile, çocuğunu küçük meleklerin kolladığına inanır tüm kalbiyle. Resim: Andrea del Sarto / Madonna Delle Arpie 1517

read more
30.04 20110

Café Müller’i izlerken

Ne zaman bir kafede tamamen boş sandalyeler görsem, Pina Bausch'un Café Müller'ini hatırlıyorum. Derin bir hüzünle... Pina Bausch, dans tiyatrosunun annesi. 2 sene önce aramızdan ayrıldı. Kareografileri arasında, ölümüne dek sahnesinde yer aldığı tek eser Café Müller. Başıboş sandalyeler arasında gidip gelen bir kadın, onun yolundaki sandalyeleri iten bir adam, daha uzakta duvara çarpan başıboş bir kadın. Etkileyici müziğinin payını yadsıyamayız. Şarkının bitiminde, sahneye iki adam geliyor. Bir tanesi, sandalyeler arasında hızla yürüyen kadınla sarılıyor; diğer adam, kadını adamın kollarının üzerine yerleştiriyor. O gittikten sonra kadın ve adam eski sarılan hallerine dönüyorlar. Bu döngü defalarca sürüyor. Kadın ve erkek dünyalarından bahsederken, her ikisinin ayrı olduğunu varsaymanın ne kadar ahmakça olduğunu vurguluyor bu muhteşem oyun. Café Müller'de, kadın ve erkek arasındaki aşkı değil; iki insan arasındaki aşkı anlıyoruz. Bir kadın ve bir erkek birbirlerini gerçekten olağanüstü sevdiklerinde, konu cinsiyetin de ötesine geçer. Onun cinsiyetine değil, varoluşuna, karakterine, her şeyine aşıktır. Bu, dayatılmış ve öğretilmiş duyguları ret etmektir bir bakıma. Aşkta konu, bir kadın ve bir erkek arasındaki elektrik filan değildir. Aşk, tıpkı Café Müller'in  kafamıza vura vura anlattığı gibi, sadece insan olmanın sebep olduğu bir durum ve asla bir sonuç değil. Bir yol, bir iz, bir giz. O olduğu için aşıksın. Tabi sahici bir aşktan söz ediyorsak. Diğer tekdüze hikayeler vakit kaybı böyle bir sohbet için. Café Müller'in devamında, önceki sahnede kadını erkeğin kollarının üzerine dayatan adamı tekrar sahnede görüyoruz. Bu defa diğer adamı ellerinin üzerinde taşıyor. Sahnenin ortasına getiriyor. Ve ilk bölümlerde alel acele geçip giden kadın sahnede beliriyor. O bir korkak. O hep kaçıp gitti, belirdi ve kayboldu. Hep telaşlı bir hali vardı. Olmalıydı ama. Gerekliydi. Kapıdan görünen kadın! Bir ayrılık, bir yakarış. Ah, hayat en çok ayrılıklarda sınamıyor mu sahicilikleri? En çok ayrılıklar duyumsatmıyor mu yaşanmışlığı? Ömrümüz, ayrılıklar toplamı belki de, şairin dediği gibi. Pina Bausch tekrar arz-ı endam ediyor. O kehribar kokulu, o tumturaklı duruşuyla. Bir başka şarkı. Bir başka kaçış. Yoksa bir sebebi mi var? Bir kaçışın belki de bir varış olduğunu nereden bileceksiniz? Café Müller'in devamında tüm kadınlar ve adamlar sahnede. Sayısız hikaye anlatıyorlar.  Sonra tekrar kadın ve adam. Hani birbirine sarılan ve sarılmakta ısrarcı o kadın ve adam. Çok daha acıklı bu defa. Bunu izlemelisiniz. Anlatamam. Her şeyiyle en büyük hayranlarından biriyim Pina Bausch'un. Bu kareografisini ne zaman izlesem, birkaç bölümünde mutlaka ağladım. Şu anda bilmemkaçıncı defa izlerken yazıyorum bu yazıyı. Son nefesimi verene kadar izleyeceğim defalarca. Kadınları ve erkekleri en sahici haliyle anlatan birkaç iyi eserden biri benim için. Hep öyle kalacak eminim.

read more
08.05 20100

Derin bir aşk hikayesi: Betty Blue

Kadın kapıdan içeri girer ve film başlar. Sonrasında filmin kopacağını bilmesek de, bu başlangıç hoşumuza gider. Güzel bir kadının evinizin kapısında çantasıyla dikilmesi duruma göre iyi veya kötü olabilir. Zorg'un bungalovuna konuk olan bu kız için kimse bir şey söyleyemez. Çünkü o bir istisna.

Philippe Djian'ın Betty Blue adlı romanını okuduktan bir süre sonra, 90'ların Fransız sinemasına damgasını vurmuş yönetmenlerden Jean-Jacques Beineix'nin Betty Blue filmini izledim. 1986 yapımı bu film, Patrick Suskind'in romanını yazdığı ve Tom Tykwer'ın filme çektiği Das Parfum'le birlikte, en sevdiğim roman yuvarlaması filmler listesinin tepesinde yerini aldı.

Romanın adıyla, yaygın biçimde Betty Blue olarak bilinse de, filmin orijinal adı "37°2 le matin" şeklinde. Betty'nin vücut sıcaklığını anlatan bu isim, ilk sahnede hakkını veriyor. Benim için filmin ilk sahnesi ise Betty'nin bavuluyla kapıda belirdiği sahnedir. Çantasını usulca boşluğa bırakıp döküntü kulübenin içine girer, masa başında oturmakta olan Zorg'un bacağına oturup tenceredeki yemeğe parmağını batırarak, "bu kadar yemeği tek başına yemeyi düşünmüyorsun değil mi" diye sorar. Uzun zamandır hayatı tek kişilik yaşayan Zorg için bir kadife devrim olan Betty, o güne kadar günü birlik sevişmeler için ideal bir partnerden ibaretken, tek bir gün içinde kendine yeni bir rol edinir. Zorg'un onu hayatına kabul edişini, verandaya gidip çantasını almasından anlıyoruz. Filmde ve romanda hikayesi anlatılan kişi Betty olmasına rağmen, dış sesin sahibi Zorg. Çünkü Betty'ye, hayatı boyunca bu kadar yaklaşabilmiş tek insan olarak, ancak Zorg'un anlatabileceği bir hayattan bahsediyoruz. Betty bir baş belası, bunu kabul edelim. Hayattan farklı tatlar almasını bilenler için ekşi, acı, yüz buruşturan ama arzu edilen bir tat öte yandan.  

read more
23.04 20100

Marie ve Julien’in Hikayesi

Fransız sinemasında Yeni Dalga Akımı'nın öncü yönetmenlerinden Jacques Rivette'in 2003 yapımı filmi "Histoire de Marie et Julien", Türkçesiyle "Marie ve Julien'in Hikayesi"nden bahsetmek istiyorum. 2004 yılında İstanbul Film Festivali'nde ülkemizde izleyici karşısına çıktı ve beklendiği üzre sınırlı bir izleyici kitlesiyle kucaklaştı. 150 dakikalık bu ağır ve boğucu film, felsefik derinliğiyle, beni gerçek hayattan uzaklaştıran, sadece kendi konusu ve kişileriyle yaşatan bir yapıt olarak kişisel tarihimde kendine yer buldu.
 
Boş bir salonda izlemenin verdiği ekstra sessizlik ve yalnızlık sayesinde, hayatımın tüm karanlık pasajlarına doldu bu şaheser. Kimilerine sıkıcı, fazlasıyla kasvetli ve bunaltıcı gelmiş olabilir. Oysaki ben, artık aradan yeterince zaman geçtiğini hissetmeye başladığım şu günlerde, tekrar perdenin karşısına geçip bu ayine katılmak için sabırsızlanıyorum.
Dolaylı anlatımı kimi zaman hızlı ve karmaşık cümle katarlarıyla izleyiciyi şaşkına çevirse de, tüm seslerin kesildiği o birkaç dakikalık sahnelerde ve finalindeki diyalogda, bağımsız sahneler arası geçişlerde binlerce defa hayran kaldım, sinemaya ve onu varedenlere.
Filmde pek çok felsefik göndermenin izini sürmek mümkün. Saatler ve o bitmek bilmez tiktakları kalp atışlarını anlattı bana. Julien'in bir sahnede saat tiktağını kesişini dün gibi hatırlıyorum. Kedinin usul yürüyüşü de aklıma kazınmış detaylardan biri. Evdeki en mantıklı ve istikrarlı karakter -belki de- o kediydi. Hatta bana kalırsa evin gerçek sahibiydi "Yeter" adlı kedi.
Marie ve Julien, bir erkekle bir kadının erişebileceği tüm ilişki iklimlerini yaşamaya başlıyor bu filmde. Aşk, ihtiras, kıskançlık ve seksi en uç sınırlarında yaşayarak deniyorlar. Bu iki dev karakter, bütün sınırları birlikte zorluyor. Hayatın ve ölümün sınırları aslında bu ilişkide fısıldanıyor...
Film sahneleri yavaş bir nehir gibi akarken, yüzlerce detayla baş etmenin ağır yükünü omuzlarsınız sıradan bir izleyici olarak. Film bittiğinde, ışıklar yanmadan hemen önce, o birkaç saniyelik karanlıkta, bu filmin sizi sıradanlıktan nasıl kopardığını, Marie ve Julien'lerin belleğinizdeki izdüşümlerini duyumsarsınız. Artık sıradan bir izleyici olmadığınızı fark edersiniz. Bu film bir armağandır. Değerini bilmelisiniz.

read more
27.11 20080

Sous le ciel de Paris

paris'in göğünün altında... sinir bozucu biçimde düz bir alan üzerine kurulu şehirlerin böyle bir haleti ruhiyesi vardır. o şehirdeyken, göğünün altında hapis gibisinizdir. her yer gökyüzüdür. paris işte böyle bir şehir. tıpkı berlin gibi, amsterdam gibi, izmir gibi, londra gibi, prag gibi, budapeşte gibi, barselona gibi eskişehir gibi... ama istanbul hiç öyle değil. lizbon da öyle değil. ve daha pek çok güzel şehir öyle değil.  

read more

    San Fran.

    20:17

    Istanbul

    22:17