Blog

Category - Hayat

30.01 20120

Hey Tamburi Efendi

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Uzandım koltuğa. Ellerimi başımın altında kavuşturdum. Şimdi fark ettim, avizenin üç lambasından sadece birinin yandığını. Diğer ikisi kim bilir ne zaman bozuldu. Uzanmıştım koltuğa evet. Ellerimi başımın altında kavuşturmuştum ya. İşte o gün doğum günümdü. Yan odada Bob Dylan çalıyordu. Mr. Tambourine Man’i söylüyordu. Bu şarkı, bir doğum günü hediyesi. Teşekkürler Bob, teşekkürler. Hey Tamburi Efendi, bir şarkı çal bana Uykulu değilim ve gidecek bir yerim yok Hey Tamburi Efendi, bir şarkı çal bana Sabahın şıngırtılı gürültüsünde seni izlemeye geleceğim Hey Tamburi Efendi, bir şarkı çal bana Siyah beyaz olsun eski şarkılar gibi Hani New Orleans yollarında yük treni Hani bir vagonun tepesinde iki gezgin Rüzgarda inleyen bir ağız mızıkası Hey Tamburi Efendi, hadi bir şarkı çal bana

read more
29.01 20120

Biliyor ama olsun, sen söyle yine de

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

İnsan en çok sevildiğini, özlendiğini, âşık olunduğunu duymaya ihtiyaç duyuyor galiba. Bir beklenti duygusu ziyaret edip duruyor, belli zamanlarda. Güzel sözler hep yerine getiricidir. Cemal Süreya'nın bir şiirinde dediği gibi, "aşklar da bakım istiyor" elbet. Sevildiğini bilen insan bunu neden duymak ister ısrarla? Bilhassa kadınlar önemser bunu. Ne kadar zaman geçse de, her hallerinden bilseler de isterler duymayı. "Seni seviyorum"un türleri olduğunu bilirler. Kadınlar çok daha iyi görür sözcüklerle. Belki de yazarların çoğu erkek. Fakat kadınlar kadar iyi okuyamaz erkekler, sözcüklerin şifrelerini onlardan iyi çözemezler. Bu yüzden erkeklerin söylerken farkına varmadıklarını, onlardan önce bilir sezgileri güçlü kadınlar. Bir kadın sevildiğini, özlendiğini, dolu dizgin aşık olunduğunu neden duymak ister defalarca? Bence bunun iki önemli sebebi var. İlki kadınların sözcükleri okuma becerisinde saklı. Her bir sesin tonlanışındaki armoniyi, insan kulağının duymakta zorlanacağı frekansları kalbiyle duyar kadın. Seni seviyorumun, seni çok özledimin, aşığım sananın ne kadar derinlerden söylendiğini, öncekilerden farkını anlar. Kadının zihninin bir yerinde tuttuğu bir zaman çizelgesi vardır. Bu çizelgenin farklı noktalarına koyar aşkının iniş çıkışlarını. Görülmez işaretler vardır. Erkeklerin (ve benim de) anlam veremeyeceği, kavramsal olarak bir yere koyamayacağı işaretler... Davranışlardan ve en çok da sözcüklerden toplarlar o delilleri, her biri özenle zaman çizelgesinde alır yerini. Söylemelerin bir diğer sebebi -belki de sonucu demeliyim-, kadının içinde gizli. Kadınların hisler konusundaki ustalığı sadece erkeklerle ilgili değil elbet. Kendi hislerinin de ustasıdır kadınlar. Bir saat tamircisi gibidirler bu bakımdan. Seni seviyorumun, seni çok özledimin, aşığım sananın sonuçlarını, ruhundaki yansımasını, yankısını bilirler. O eski heyecanı kim duyumsamak istemez her defasında! İlk dokunuşlardaki o kendini ölecek gibi hissetme hâlini yıllar sonra da yaşamak mümkün müdür? Bunu da işaretler kadın, o uzun zaman çizelgesinde. Bir tane adam için, bir tane kendisi için. Ona söylemenin, basit bir mutluluk, olağan bir romantizmden çok daha fazlası olduğunu bilen erkekler asla geçiştirmezler bu ritüeli. Her zamanki gibi sevilmek istemez kadınlar. Her defasında farklı renklerle, farklı seslerle sevilmek isterler ve her öpüşmede bir başka koku ve tat ararlar. Binlerce seni seviyorum, seni özledim, aşığım sananın arasındaki farkı anlayabilirler. Bu yüzden bir erkek, içinden gelmeyecekse hiç söylemesin daha iyi. Bu sayede sadece bir defa kırmış olur.

read more
19.01 20120

Sırt-zırh

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Yatakta sırtını dönmenin yüzlerce yolu vardır. Çoğu davet edicidir, bazılarıysa ruhsuz. Bir de yanılgıya pay bırakmayacak şekilde uzaklaşmayı ifade eden bir sırtını dönmeden söz edebiliriz. Böyle zamanlarda, sırt kemikleri zırh gibidir. Ona dokunamazsınız, ulaşamazsınız. Bir kalenin surlarında dalgalanan kararlı bir bayrak gibidir. Çaresizliğin sesi çarpar kalenin duvarlarına. Kurşun kadar ağır, zırh kadar sert, kılıç kadar keskin.

read more
31.12 20110

Çocuk yalnızlığı

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Bir çocuğun içindeki yalnızlığı kimse anlayamaz. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve o zamanlar bu yalnızlığımızın fark edilmesini isterdik. Ruhumuzda gezindiğini fark ettiğimiz fakat adını koyamadığımız bu durumu yakınımızdaki insanların kendiliğinden anlamasını beklerdik. Bu olmazdı. Nasıl olsun ki? Çocuklar anlaşılamaz. Anne ve babası olarak her an yanında, gözümüz üzerinde, tüm ihtiyaçlarında imdadına koşan insanlar olsak da, kimse bir çocuğun yalnızlığıyla baş edemez. Çocukların ruhu erişilmezdir. Büyüdükçe ele veririz benliğimizin en gizli bölmelerini. Çocukken her şey kapalıdır. Dükkanları kapanmış bir pasajın loş duvarları kadar sessiz ve karanlık. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk dedim ya az önce... Bunu ben de soruyorum kendime: Öyleyse ne zaman unuttuk, ne zaman adını koyduk bu yalnızlığın? Yeterince büyüdüğümüzde mi? Artık aklımız erdiğine göre bir şeyleri adlandırabilir ve kendi çocuklarımıza ulaşarak bu tuhaf yalnızlıklarına son verebilir miyiz? Ne yazık ki hayır. Hiç şansımız yok. Bir zamanlar çocuk olsak da, yalnızca çocukların kapısından girme hakkına sahip olduğu bir uzayda nefes alamayız. Üstelik kendi çocukluğumuza da ulaşamayız. Çünkü artık çocuk değiliz. “İçimdeki çocuk” yalanına da artık kendinizi inandırmayı bırakın. Yok öyle bir çocuk. İçinizde anca tortular bulursunuz, o yıllardan kalmış küflü tortular. O çocuk yok, o çocuk sizin ruhunuzda silindi. Büyüdünüz ve eski bir aile albümünün sayfalarının arasında kaldı sureti. Artık isterseniz rahat bırakın anısını. Eski bir çocukluğun kimseye faydası olmaz zaten.

read more
29.12 20111

Bin özür, bir özrü kapatmaya yetmez bazen

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Özür dilediğimizde, “bunu bir daha yapmayacağım”ızın da sözünü veririz değil mi? Özrün içinde söz de bulunmalı. İki kelimede, “özür dilerim”in içinde üzüntü de, pişmanlık da, söz de var. Olmalı! Diğer halde, dilenen her bir özür, başlı başına bir “özür” olur. Özür dilemeyi alışkanlık haline getirmek en tehlikelisi. Bir insandan herhangi bir konuda ikinci defa özür dilediğimde, bu durumu enine boyuna düşünürüm. Bilirim ki, daha sonraki özürler, o affetse bile aramızdaki mesafeyi birer adım açacaktır. Özür dileriz ve bekleriz. Kabul edilmesini, affedilmeyi, her şeyin eskisi gibi olmasını umarız. Tabi her özür bir değil. Gerçekten üzgün ve pişman insanın özrü ile üzerindeki sorumluluğu atıp "tamam, bak özür diledim ya" diyenin özrü apayrı. Özrü kabul gören insanın yüzündeki o ilk anki rahatlık, hemen sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edebilme genişliği beni çok rahatsız ediyor. Karşısındaki kişiden hızlı olmamalı kişi, onu beklemeli. Özür dilemek erdemdir derler ama siz yine de bunu alışkanlık haline getirmeyin.

read more
25.12 20111

Bildiğiniz bir şey

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Size bildiğiniz bir şey söyleyeyim mi? İnsanların çoğu sahici aşka aç, sahici aşka susamış durumda. Çünkü o sahici aşkı henüz yaşamadıklarını biliyorlar. Yaşamadan nasıl bilebilirler öyle bir şeyin var olduğunu? Biliyorlar işte! Bu yüzden mutsuzlar, umutsuzlar, buruklar ve biraz kırıklar. Romanlardan biliyorlar, şarkılardan biliyorlar, şiirlerden ve filmlerden. Böyle bir şey var, birileri bunu yaşamış ve yaşıyor. Öyleyse sizin neyiniz eksik? Sanatçı olmanız gerekmiyor değil mi bunu yaşamak için? Hayır gerekmiyor. Evdeki malzemelerle kolayca yapabileceğiniz bir yemek gibi. Ölçüler bardakla, kaşıkla. Dürüst olmak gerekirse, yaşamak için değil ama anlatmak için sanırım bir nebze olsun sanatçı ruhuna sahip olmanız şart. Zira hiçbir aşk yaşandığı gibi yazılmıyor. Üstelik bahsettiğim o ağır, şiddetli, sahici aşkta figüranlar kullanamazsınız. John Osborne'un harika bir sözünü hatırlatmak istiyorum: "Aşk hakkında kendinizi aldatmaya çalışmanın bir faydası yok. Ellerinizi kirletmeden, kolay bir iş yapar gibi aşık olunmaz." Başta söylemiştim ya, size bildiğiniz bir şey söyleyeyim mi diye. Söyledim işte. Bildiğiniz bir şey. Kendinizden bildiğiniz bir şey.

read more
24.12 20110

Nefes nefese

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Zamanı hayat birimiyle ölçmeye ne dersiniz? Uzun birimleri bir kenara bırakalım. Anlarımızdan çıkanlara bakalım. örneğin nefes. Zaman birimi olarak da bir nefese ayarlarım pek çok şeyi. Bir nefes alıp vermek kadar kısadır aslında hayatımızda en büyük kararları vermemiz. Günlerce, haftalarca, aylarca düşünmek hiçbir şey kazandırmaz. Her şey bir nefes anında olup biter. İkna oluruz, kabulleniriz, inkar ederiz, yok sayarız tek nefeste. Genellikle bu kadar kısa bir zamanda, yani beynimizi oksijenle beslediğimiz bu zaman diliminde üstesinden geliriz bizi derin ve soluksuz pasajlara sürükleyen açmazların. Bir nefes alırız -bu düşünmedir- ve bir nefes veririz -bu da anlamadır-. Derin, kaçınılmaz, üstesinden gelinemeyeceğine emin olunan. Tüm kesin kararlar bir nefes alıp vermek kadar kısa ve yakındır bize. O olmasaydı yaşıyor olamazdık. Yani o, nefes. Bir de nefes alırken içimize çektiğimiz şeyler var. Derin bir ah! veya bir koku. Kar soğuğunu solumanın bir tadı ve kokusu vardır ya... Bir de nefesle sevdiğimiz bir insanın kokusunu çekeriz içimize. O kokuyu saklarız yıllarca, on yıllarca. Belleğimizde yerini alır o koku. Eminim tanıdık geliyordur sana da. Sarılırken veya kulağına fısıldarken onu gizlice kokladığın, parfümünü içine çektiğin hiç olmadı mı?

read more
25.04 20114

Bir çiçek dükkanım olsa

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Sevdiği işi yapan insanları hep şanslı bulmuşumdur. Ben de onlardan biriyim. 19 yaşımdan beri gazetecilik mesleğinin içindeyim. Hayatımı yazarak ve yayın yöneterek kazandım. Başka bir mesleğe sahip olmayı hiç düşünmedim. En azından şimdiye kadar :) İnsan orta yaşlara adım adım yaklaşırken, hayatında bazı ince ayarlara ihtiyaç duyuyor. Belki de kendi hayatımızın dizginlerini yeni yeni tutuyoruz bu yaşlarda. Tesadüfler, fırsatlar, biraz da mecburiyetlerden doğan tercihler geçmişte kalır. Hep söylerim, 30'larından sonra insan için "hayal kurmak" artık bir lüks. Hayaller güzeldir; fakat hayat bize bu kadar zaman tanımayabilir. Eyleme geçmek gerekir. Hayaller değil, planlar kurmanın zamanıdır bu yaşlar. Hayatımla ilgili planlarım var. İnce ince, nakış gibi işliyorum. Gelecekte yapmak istediklerim şüphesiz yazıyla, fotoğrafla, müzikle, sinemayla iç içe olacak. Peki ya farklı şeyler, hiç aklıma getirmediğim işler olsa dedim dün. Örneğin bir çiçek dükkanım olsa! Çiçekleri seviyorum. Pek çok insan sever ama ben daha çok seviyorum :) Çiçeklere bakım yapmak, budamak, buketler ve aranjmanlar hazırlamak... Böyle ince işlerle uğraşırken insan yaşadığını duyumsuyor, kendiyle kalıyor, hiç dalamadığı kadar derin düşüncelere dalıyor. Sonra da geriye, oturup bunlar yazmak kalıyor :) Saksı çiçeklerinin yeri apayrı. Onlarla daha uzun dostluklar kurabilirsiniz. Her birinin huyu ayrı. Onlarla iyi geçinmek için yakından tanımak gerekir. Saksı çiçekleriyle yarenlik etmek için sabırlı olmalı. Sardunya, petunya, cam güzeli, açelya, kasımpatı, begonya, cezayir menekşesi... Binlerce renk, binlerce koku. Bir çiçek dükkanım olsa... Çiçeklerin sessiz evinde, çiçek zamanında yaşasam; sanırım daha mutlu bir insan olurum.

read more
05.04 20113

Görkemli apartman merdivenlerini severim

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

[caption id="attachment_1214666965" align="alignleft" width="199" caption="İşte kast ettiğim güzellikle bir apartman merdiveni."][/caption] Şehir hayatını seviyorum. Sevdiğim şehirlerin ortak yanlarından biri, görkemli apartmanlara sahip olmaları. Yüksek tavanlı, geniş bir girişe sahip, gösterişli merdivenlerle çıkılan apartmanlar... Asansörleri de eski tip, ahşap oluyor genelde. İstanbul'da Teşvikiye-Nişantaşı semtlerinde bu apartmanlardan çokça görebilirsiniz. Bunlardan birinde yıllarca ikamet ettim ve şimdiki evim de böyle bir apartmanda. Tek bir farkla: Merdivenleri ne yazık ki sevdiğim gibi değil. Apartmanların merdivenlerine özel bir ilgim var. Dış görünüşü merak uyandıran, antresi geniş apartmanlara girdiğimde merdivenlerini de görmek için asansör kullanmıyorum. Basamaklarında kullanılan taşlar, trabzanın üst kısmındaki ahşap malzeme ve ferforjelerin biçimi, duvar rengi ile görselliği taçlandıran tablo veya duvar resimleri... Hepsini ayrıntılarıyla inceliyorum. Öyle apartmanlar var ki, dış görünüşünden etkilenip "kim bilir merdivenleri nasıldır" diye düşünüyorum. Bir fırsatını bulup gezmek istiyorum. Esasında ileride ayıracak zamanım olursa apartman merdivenlerinden müteşekkil bir fotoğraf projesi yapabilirim. Şehir insanlarının yaşam alanlarına saygısını ve titizliğini gösteren detaylardan biri bence apartman merdivenleri. Bir apartmanın ruhunu sadece dış görünüşü değil, kapısı, merdiveni, duvarları, tavanı, asansörü ve ışıklandırması belirliyor.

read more
21.03 20111

Boğazlı kazak

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Kışlıkları en son ne zaman kaldırdınız? Gardırobuma bakarken fark ettim; kışlık giysilerimin sayısında geçen yıllar içinde düzenli bir azalma olmuş. Sizde de aynı mı durum? Sanki kışlıkları kaldırdık da bir daha indirmedik. Tek başına iklim değişikliğine bağlayamayız. Bence iklimdeki değil, şehirli yaşam tarzımızdaki değişim giyim kültürümüzü etkiledi. İklimlendirilmiş evimden çıkıp iklimlendirilmiş otomobil ile iklimlendirilmiş işyerime gidiyorum. Her mevsim ortalama bir ısıya maruz kalıyorum. Terlemiyorum, üşümüyorum. Bu iyi bir şey değil. Bu rutinin dışına çıkmasam, yaşadığımı duyumsayamam. Mevsimlerin geçişini hissetmiyor olmamız, bu geçişlerin kalkmasından değil, bizim tüm duyularımızı kapatmamızdan kaynaklanıyor. Mevsimlerin geçişine tanık olmak için haftada birkaç gün yürüyüşe çıkın. Deniz kenarı, park, orman neresi olursa... Ağaçlar en çok anlatır mevsimlerin durumunu. Sonra kuşlar, balıklar, çiçekler... Doğa muhteşem döngüsünü sürdürüyor. Sadece biz bu döngünün dışında kaldık biraz. Ve bu dışında kalmışlığın en yakın örneklerinden biri, boğazlı kazak. Kazak, hırka, süveter; şehir insanının hayatından usulca çıkıp gitti. Sırada neler var göreceğiz.

read more
18.06 20102

Hatıralar gökyüzü gibi, gitmiyor üzerimizden

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Sade bir yaşanmışlık, kazara "anı" olacakken hani, çok zaman sonra anlarsınız bunun bir "hatıra" olduğunu. Ne zaman hatıra oluverir, ne zaman gelir, ne zaman belirir? Bir anıdan hatıra devşirebilir misiniz? Veya şöyle sorayım; geçmişinizden bir parçayı hatıra defterinize yazdıran nedir? Zaman mı sadece? O yaşanmışlığın izlerinin ansızın ortaya çıkması, yerini belli etmesi olabilir mi? Belki de hatırlamak. Yaşadınız, geçti (geçti sandınız veyahut) sonra ansızın içinizde zaman ayarlı bombalar patladı. Bazı hatıralar kendini çok zaman sonra belli eder. Aklınıza getirmediğiniz -atlattığınızı sandığınız her ne ise- bir zaman sonra bir yerlerden çıkıp gelir ya... Uzak bir yere bıraktığınız (bırakmak zorunda kaldığınız) kedinizin sizi bulması gibidir. Hatıralar da gelip sizi bulur. Korkmayın onlardan. Çünkü size aitler. Bazı yaralar yıllar sonra kendini belli eder. Çok çok yıllar sonra. Bazı yaraları ise ilk açıldığında anlarsınız; ömrünüzün sonuna kadar sızlayacaktır, izi kalacaktır. Kendine en az birkaç hatıralık yer ayırmıştır. Bundan eminsinizdir.  

read more
08.06 20102

Dur ihtarına hoşçakalla karşılık vermek

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

[caption id="attachment_839" align="alignleft" width="300" caption="Gidişini kabullendiğiniz an, artık hiçbir şey onu geri getiremeyecektir."][/caption] Kısa süre önce,  yakın bir dostum, aşık olduğu kadının "gidiyorum" sözüne "gidene dur denmez" karşılığını verdi. Ve kız, söylediğini yaparak gitti. Aşık olduğunuz insan "gidiyorum" dediğinde, kalmasını istiyorsanız, gururu bir kenara bırakıp dur diyin, kal diyin, gitme diyin. Doğru, "git" bazen "gitme" demektir. Mamafih aşklar her zaman metafor kaldırmıyor. İçinizden ona gitme demek geçiyorsa, bunu içinizde tutan sebep ne olursa olsun, aldırış etmeden söyleyin ona. Dur diyin yeter ki. Bu haykırışınıza elveda ile karşılık verecektir yüksek ihtimalle. Olsun, siz yine de söyleyin. İçinizde kalmasın. Ömrünüzü kalanında, "gitme deseydim" diye uyanmadığınız tek bir gün bile olmayabilir. Her gün sizi ziyaret edip içinizi sızlatacak bu pişmanlıkla karışık merakın telafisi yok ne yazık ki. Gidişini kabullendiğiniz an, artık hiçbir şey onu geri getiremeyecektir. Çünkü önce içinizden çıkıp gitmiştir. Onu içinizde yolculadıktan sonra, gitmemesi veya dönmesi de bir işe yaramayacaktır.

read more
07.06 20101

Rain Dogs

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Her yağmurdan sonra, elektrik direklerine bıraktıkları izler kaybolduğu için yolunu kaybeden sokak köpekleri, biçare serseriler gibi ortalıkta dolaşıp acı acı havlar. İki gündür İstanbul'da yağmurun hükümdarlığı sürüyor. Bu son yağmurlar, ömrümde ilk defa bana kendimle ilgili bir şeyi fark ettirdi. Ben de yağmur köpekleri gibi, her uzun yağmurdan sonra yolumu kaybediyorum, kendi içime gömülüyorum, ruhumu ve bedenimi bir yalnızlığa salıyorum. Tom Waits'in Rain Dogs albümünde, yağmurda izlerini kaybeden adamlar için bir şarkı var. Bu şarkıyı dinleyin ve hatta izleyin. O izler çoktan silindi. Yeni izler bırakmak için yağmur sularının çekilmesini beklemem lazım. Yollar, kaldırımlar ve elektrik direkleri kuruduktan sonra, tekrar tekrar işaretlemek için bol vaktim olacak. Sonraki yağmura ve huzursuzluğa kadar.  

read more
01.03 20102

Hayat, hatırladığın kadardır

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Hayat, bizler için bir tramvay gezisidir. Genellikle mutlu bir tramvay gezisi. Aslında bu gezinin büyük kısmını, bir yerlere yetişmeye çalışarak geçiriyoruz. O tramvayın penceresinden dışarıya bakmayı, tramvaydaki diğer yolcularla tanışıp sohbet etmeyi ihmal ediyoruz. Bir yerlerden bir yerlere gittiğimizi sanıyorken, aslında ömrümüz bu tramvayda geçiyor. Duraklar, mevsimler, istasyonlar, seneler, meydanlar, anılar... Yolculuğun başlarında ne kadar da uzun gelmişti değil mi? Hiç bitmeyecek gibiydi. Ama işte bitti, bitecek... "Son duraklar! Lütfen çantanızı unutmayın!" Tramvaydaki yolcuların sayısı azaldı. Vatman aynasından tramvayın içini kolaçan ediyor. Siz ve birkaç kişi. Acaba onlar sizden önce mi inecek, yoksa sonra mı? Onlardan sonra inmek için dua ediyorsunuz değil mi? Bunun bir önemi yok. Çünkü o uzun tramvay yolculuğunu, o muhteşem şehir turunu bitirdiniz ve artık görecek pek bir şey kalmadı. Son duraklarda bu defa geride bıraktığınız yol gözlerinizin önünde canlanır. Artık geri dönemezsiniz. Sadece gidiş bileti olan bir yolculuktur bu. Ne kaldı aklınızda; bu yolculuktan? Hangi sokaklar? Hangi meydanlar? Sokak kedileri? Onları görmediniz diyelim; peki ya tramvayın en yavaşladığı caddede, yolun karşısına geçmek için bekleyen o genç kız? Onu görmediyseniz ne fena. Bir çocuk parkının yanından geçtiniz mesela. Orada bir çocuk size el sallıyordu. Hatırladınız mı? O sizin çocuğunuzdu. Belki de sizin çocukluğunuz. Bunu ben bilemem. Hatırlamaya çalışın. Belki de hepsini gördünüz. Gördünüz ve geçtiniz. Gördünüz ama hatırlamıyorsunuz. Çocukluğunuzun ne kadarını hatırlıyorsunuz? O yıllardan size kalan neler var? Belki birkaç sararmış fotoğraf, birkaç anı, birkaç boynu bükük hasret, en çok da özlem. Özleyecek kadar hatırlıyorsanız ne iyi. Çocukluğunuz sizin mi? Tamam, bırakalım çocukluğunuzu. Bu başka bir yazının konusu. Ya dün? Önceki gün? Önceki hafta, önceki ay, önceki sene? Çoğunu hatırlamıyorsunuz değil mi? Ve o tatlı yalan yetişir imdadınıza: "An'ı yaşıyorum!" Hayat, hatırladığın kadardır. Önemli olan ne kadarını hatırladığınız mı? Belki öyle, belki değil. Ne var ki, hatırlamak istemedikleriniz çoğunluktaysa ve hayat da hatırladıklarımızdan ibaretse, yapmanız gereken tek bir şey var; bir an önce, gelecekte hatırlamaktan mutluluk duyacağınız anılar yaşamak ve bunları ezberlemek. Sizi ne mutlu edecekse, işte onlardan edinin öncelikle. Basit şeyler olsun. Basit şeyler daha iyi hatırlanır. Tramvay turunun son duraklarında avucunuzda sadece sararmış fotoğraflar ve bir yığın heves kalmamalı. Kullanılmış biletleri pencereden rüzgara doğru savurup atarken, hatırladıklarınızla yaşarsınız. Çünkü hatıralar sizindir.

read more
15.02 20103

Babadan harçlık almak

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Yaş ilerledikçe, insandaki maddi etkisi manevi etkiye dönüşen bir ilişki bu. Çocukluk döneminde tek gelir kaynağımız, babanızdan veya annemizden düzenli olarak aldığımız harçlıktı. Ulaşım, yeme-içme ve benzeri ıvır zıvır harcamalarınızı bu parayla karşılardık. Bazı çocuklar, bu düzenli harçlıklarından artırarak biriktirir, sonrasında hayırlı bir iş için kullanırlardı. Hep özenmiştim onlara. Hâlâ da özenirim, ne yalan söyleyeyim.
Periyodik ödemeler dışında, bazen olağanüstü harcamalar için ana-babadan harçlık talep ederiz. Bana mı öyle geliyor, yoksa kolektif bir duygu mudur bilmem; harçlık almak dendi mi, aklıma "babadan harçlık almak" geliyor.
Gözlemlerim beni yanıltmıyorsa, evlatları büyüdüğünde, kendi bağımsız hayatlarını kurduklarında bile, babalar onlara arada harçlık vermekten bir mutluluk duyuyor. Aile ziyaretinde dışarı bir şey almaya çıkarsınız, elinize tutuşturur bi 50'lik. Veya yola çıkmak üzereyken, hiç ihtiyacınız olmasa bile cebinize sokmaya çalışır. Bana öyle geliyor ki, harçlık müessesesi babanın eskiye özlemini, babalık duygusunu pekiştirmesini sağlıyor biraz da... Bu sebepten, baba ile çocuk arasındaki bu harçlık verme ritüeli belli bir yaştan sonra tamamen duygusal forma bürünüyor. Çocuğun orta yaş üstüne doğru yol almasıyla da azalarak bitiyor.

read more
  • Page :  
  • 1
  • 2

San Fran.

20:02

Istanbul

22:02