Teknolojiye, iletişime, gazeteciliğe ve hayata dair notlar…
Hayat, bizler için bir tramvay gezisidir. Genellikle mutlu bir tramvay gezisi. Aslında bu gezinin büyük kısmını, bir yerlere yetişmeye çalışarak geçiriyoruz. O tramvayın penceresinden dışarıya bakmayı, tramvaydaki diğer yolcularla tanışıp sohbet etmeyi ihmal ediyoruz. Bir yerlerden bir yerlere gittiğimizi sanıyorken, aslında ömrümüz bu tramvayda geçiyor.
Duraklar, mevsimler, istasyonlar, seneler, meydanlar, anılar… Yolculuğun başlarında ne kadar da uzun gelmişti değil mi? Hiç bitmeyecek gibiydi. Ama işte bitti, bitecek… “Son duraklar! Lütfen çantanızı unutmayın!” Tramvaydaki yolcuların sayısı azaldı. Vatman aynasından tramvayın içini kolaçan ediyor. Siz ve birkaç kişi. Acaba onlar sizden önce mi inecek, yoksa sonra mı? Onlardan sonra inmek için dua ediyorsunuz değil mi? Bunun bir önemi yok. Çünkü o uzun tramvay yolculuğunu, o muhteşem şehir turunu bitirdiniz ve artık görecek pek bir şey kalmadı.
Son duraklarda bu defa geride bıraktığınız yol gözlerinizin önünde canlanır. Artık geri dönemezsiniz. Sadece gidiş bileti olan bir yolculuktur bu. Ne kaldı aklınızda; bu yolculuktan? Hangi sokaklar? Hangi meydanlar? Sokak kedileri? Onları görmediniz diyelim; peki ya tramvayın en yavaşladığı caddede, yolun karşısına geçmek için bekleyen o genç kız? Onu görmediyseniz ne fena. Bir çocuk parkının yanından geçtiniz mesela. Orada bir çocuk size el sallıyordu. Hatırladınız mı? O sizin çocuğunuzdu. Belki de sizin çocukluğunuz. Bunu ben bilemem. Hatırlamaya çalışın.
Belki de hepsini gördünüz. Gördünüz ve geçtiniz. Gördünüz ama hatırlamıyorsunuz. Çocukluğunuzun ne kadarını hatırlıyorsunuz? O yıllardan size kalan neler var? Belki birkaç sararmış fotoğraf, birkaç anı, birkaç boynu bükük hasret, en çok da özlem. Özleyecek kadar hatırlıyorsanız ne iyi. Çocukluğunuz sizin mi? Tamam, bırakalım çocukluğunuzu. Bu başka bir yazının konusu.
Ya dün? Önceki gün? Önceki hafta, önceki ay, önceki sene? Çoğunu hatırlamıyorsunuz değil mi? Ve o tatlı yalan yetişir imdadınıza: “An’ı yaşıyorum!” Hayat, hatırladığın kadardır. Önemli olan ne kadarını hatırladığınız mı? Belki öyle, belki değil. Ne var ki, hatırlamak istemedikleriniz çoğunluktaysa ve hayat da hatırladıklarımızdan ibaretse, yapmanız gereken tek bir şey var; bir an önce, gelecekte hatırlamaktan mutluluk duyacağınız anılar yaşamak ve bunları ezberlemek. Sizi ne mutlu edecekse, işte onlardan edinin öncelikle. Basit şeyler olsun. Basit şeyler daha iyi hatırlanır.
Tramvay turunun son duraklarında avucunuzda sadece sararmış fotoğraflar ve bir yığın heves kalmamalı. Kullanılmış biletleri pencereden rüzgara doğru savurup atarken, hatırladıklarınızla yaşarsınız. Çünkü hatıralar sizindir.
Yaş ilerledikçe, insandaki maddi etkisi manevi etkiye dönüşen bir ilişki bu. Çocukluk döneminde tek gelir kaynağımız, babanızdan veya annemizden düzenli olarak aldığımız harçlıktı. Ulaşım, yeme-içme ve benzeri ıvır zıvır harcamalarınızı bu parayla karşılardık. Bazı çocuklar, bu düzenli harçlıklarından artırarak biriktirir, sonrasında hayırlı bir iş için kullanırlardı. Hep özenmiştim onlara. Hâlâ da özenirim, ne yalan söyleyeyim.
Fotoğraftaki kişi, yaklaşık 15 yıldır görmediğim bir arkadaşım. Bir insan, 15 yıldır görmediği bir tanıdığına “arkadaşım” demeye devam edebilir mi? Bence diyebilir, hatta en yakın arkadaşlarından biri olduğunu söylemesi de mümkün. Arkadaşlık ayrı geçirilen yıllarla, araya girmiş uzak mesafelerle ölçülemez. Yıllar eskitemez, yollar bozamaz; değişen hayatlar, değişen şehirler, duvarlarda eskiyen takvimler bir şeyi değiştirmez. Her şey belirlidir, her şey yerli yerindedir.
Fotoğrafta, üzeri grafitilerle kaplanmış rengarenk bir duvara yaslanmış olarak görüyorsunuz onu. İstediğiniz kadar güzel yazı, desen ve resimlerle süsleyin, fakat -ne yazık ki- duvar yine de duvardır. O duvarın önüne bir insan koyduğunuzda, her şey değişir. Duvarı değil, resmi görürsünüz. Güzel bir duvardır artık. Üstelik duvarın arkasında da hayatlar olduğuna inandırırsınız kendinizi. Olmadığını kimse iddia edemez.
Bir insanı tanımak ve sevmek için onunla hem iyi, hem de zor zamanları birlikte geçirmiş olmalısınız. Bu deneyimlerden sonra emin olabilirsiniz duygularınızdan. Öte yandan, gerçek bir dostluğun içinde her şey olabilmelidir. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, hüsranlar da! İçine bunları koyduğunuzda dahi ona “arkadaşım” diyorsanız ve özlüyorsanız, yıllar sonra -ve yaşlandığınızda- bir kafede buluşup içeceğiniz kahvenin tadı çok daha farklı olacaktır. Anılar silikleşse de, ruhunuzda bıraktığı tat ve koku his belleğinizden gerekli olanları çağırmakta gecikmez.
Artık millerle değil, yıllarla ölçülen bir uzaklıkta kalmış şehrinin haritasını cebinde taşıyor. Semtleri, caddeleri ve sokakları farklı renkte kalemlerle defalarca işaretlenmiş, kenarları eprimiş bir harita. Böyle haritalar, ağır mektuplar gibidir… Defalarca okunmuş, defalarca yazılmış mektuplar. Her ikisine de uzun uzun bakarsınız, okumak için o özel dilini bilmeniz gerekir. Bir yol bulmak istersiniz. Eninde sonunda o yolu söyler. Mektuplarla haritaların bu akrabalığına şaşırırsınız, satırlar ve sokaklar arasında kaybolurken.
Eskimiş bir harita artık paha biçilemez. Belki çantasında taşıyordur. Bir defterin sayfalarına gizlenmiş olabilir. Bir şarkının, bir şiirin notları, notaları arasında bir yerlerde duruyordur. Şehrin haritasına baktığında binlerce mektup okur. Yol bulmaya yarayan haritaların içinde kaybolur durur.
06.12.2007 /Schiphol Havaalanı
(Bir Amsterdam yağmuru altında. Uçağın kalkmasına birkaç saat kalmışken bile, onu görebilmek umuduyla…)
Binaya geldim, asansör beklerken Beşiktaş’ımın efsane “Metin-Ali-Feyyaz” üçlüsünün Ali’siyle karşılaştım. Boynumdaki siyah-beyaz atkıya baktı ve gülümsedi. Uzun zamandır bu kadar heyecanlanmamıştım. Fotoğrafını çekme teklifimi kabul etti. Şaşkınlıktan bir şey söyleyemedim. Ne büyük mutluluk, çocukluğumun kahramanlarından biriyle karşılaşmak!
Eskiden yıldız futbolculara çok farklı, bitmez bir sevgi beslerdik. O zamanlar futbolcular da çok naif, mütevazı, güzel insanlardı. Şimdiki futbolcuların alayı çakal. Nedense günümüzde karşılaştığım futbolcular beni böyle heyecanlandıramıyor. Takımı tamamlamak için Metin’le de karşılaşmam lazım. Feyyaz’la Milliyet binasındaki asansörde karşılaşmıştım. Fakat ne yalan söyleyeyim, hiç biri Ali kadar değildi. Ali’nin yeri bambaşka.
Ah ah… Çocukluğumun her şeyi gibi futbolu da futbolcusu da farklıymış. TRT’de ücretsiz, sponsorsuz, izlerdik. Ligin isminde ne “süper” gibi dejenere bir isim vardı, ne de “Turkcell” gibi bir sponsorun adı. Çok sade ve munis bir isim. Ne severmişiz o zamanlar. Ve karşılıksız. “Biz sevinmek için sevmedik” derken de, her kaybedişle daha da büyük bir bağlıklıkla… Yani ben… Çocukça bir sevgiyle… Sadece bir şey söyleyebilmek için…
Bir zaman makinesine döndü o asansörün çıktığı iki kat. Ne olurdu bir daha yaşasaydım o yılları, Ali aşkına!
Yaşadığım bu eve taşınmamdan hemen önce öğrendim, benden önceki kiracısının 32 yaşında kan kanserinden ölen bir genç kız olduğunu. Eşyalar taşınmadan önce son bir defa gelip temizlikçileri getirmem, ön hazırlığı tamamlamam gerekiyordu. Fakat aklımda hep bu düşünceler dolaşıyordu. Birkaç parça eşyası kalmıştı. Bozuk bir telefon, alışverişlerden kalma fişler, yeni alınmış televizyonun kolisi, rengi solmuş bir su bardağı, yemek siparişi verilen lokantalarının broşürleri, bir tişört, bir çift ev terliği ve ayakkabı çekeceği… Ve bir de yarısı içilmiş bir ufak rakı. Lavabonun altındaki dolabın kapağını açtığımda gördüm onu. Yarısı içilmiş bir ufak rakı! O anda içimden gelen bir çıtırtıyı duydum.
Sizin yirmili yaşlarınızda kalan, unuttuğunuz bir şey var mı? Benim var. Hep çok sonra hatırlarız bunları. 20′li yaşlar dediysem, ilk yıllarını kast ediyorum aslında. O yıllardan alacaklıyım. Unuttum, fark etmedim, bilmiyordum…
Geri dönüp toplayamazsınız, artık çok uzaklardadır yirmili yaşlar. Evden, kısa süre kaldığımız otel odasından veya iş yerinden filan, toplanıp çıkarken içimizi bir anlığına kaplayan, “bir şeyleri unutmuş olma” hissi… Bu duygunun hayata yayılmış halini tasavvur edin. Sonra da dönüp eski fotoğraflara bakın. Yirmili yaşların mutlu, umutlu, tatlı fotoğraflarına. Ah o tatlı yıllar… Bu fotoğraflara bakarken, -ki benim için 10 sene öncesinde kalmıştır o zamanlar- içim ezilir. Özlediğim zamanlardır yirmili yaşlar. Sanki o yaşlarda unuttuğum bir şeyler vardır. Yaşanması, yapılması, söylenmesi gereken bazı şeyleri -o şeyler neyse artık, törpüler bizi- unutmuş hissindeyizdir. Ne olduğunu bilemeyiz. Sadece varlığından haberdar eder bizi. Sır vezmez bazı duygular.

Denizin kıyısına vurmuş çöpler gibi. Yıllar sonra çıkar belki karşımıza. O zaman içinizden bir gemi geçer. O gemide el sallamaktadır belli belirsiz birileri. Yirmili yaşlar artık çok uzaktadır. Yenik bir komutanın, sağ kalan askerlerine “geri çekilin” emrini vermesi gibi çekiliriz kendi zamanımıza. Bize kalan tek şey yaşamakta olduğumuz zamandır. Geçmiş zaman, zaman değildir aslında.
Charles Aznavour’un en sevdiğim şarkılarından biri bu hikayeyi anlatır. “Daha dün, yirmi yaşındaydım” diye başlar. Jean-Marc Vallée’in 2005 yapımı C.R.A.Z.Y. adlı filminde, babası Zac’a yirminci yaş gününde bu şarkıyı söyler (daha doğrusu pikapta çalan Aznavour’a eşlik eder) ve “Bu şarkı senin için yazılmış” der. Aslında bu şarkı 20′li yaşların o hoş başıboşluğu, o tatlı serseriliği, o özlenen tazeliği için de yazılmıştır. Zac için ve yirmili yaşlarına, uzaklaşan bir gemiye el sallar gibi bakanlar için…
Ne tesadüftür ki, bu şarkının süresi tam olarak 2 dakika 20 saniyedir…
Yeni taşınılmış evdeki ilk gece misafirlik gibidir. Duvarlara yabancısınızdır, pencereden baktığınızda gördükleriniz tanıdık değildir, komşular hakkında hiçbir fikriniz yoktur. Eşyalarla dolu koliler yığılmıştır bir kenara, acil kullanımlık malzemeler çıkarılmıştır sadece. Bir huzursuzluk, bir karmaşa hakimdir. Evde bilmedik bir rüzgar, adı konulamayan bir sıkıntı vardır. Yağmur sancısı gibi bir sıkıntı. Yeni evinizi sevmiş olsanız da, eski evin sıcaklığını özlersiniz o ilk gecede. Eski evinizdeki tüm eşyalarınızı almışsınızdır. Fakat oradan sökemediğiniz pek çok şey olduğunu da iyi bilirsiniz. Örneğin duvarlara, pencerelere, tavanlara sinmiş olan hatıralar… Duvardan kaldırdığınız çerçevelerin ve saatin arkasında kalan iz… (more…)
Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan bir baba-oğul varmış. Baba tarlaya çalışmaya gittiğinde, oğlu da onunla gidermiş. Baba çalışırken, oğul geniş dallara sahip bir ağacın gölgesinde tek başına oyun oynar, babasını izler, ona su, ayran filan götürürmüş. Güneşin incecik ışıklarıyla dallarının arasından indiği ağacın serin gölgesinde birlikte yemeklerini yerlermiş.
Baba oğluna bir gün denizi anlatmış. En yakın deniz yaşadıkları köye çok uzakmış. Askerlik yaparken görmüş babası. Oğluna güzelleyerek anlatmış denizi. Çocuk kocaman açtığı gözleriyle dinliyormuş babasını.
Aradan günler geçmiş. Çocuk hep babasıyla gidiyormuş tarlaya. Ne zaman babası yemek için ağacın dibine gelse, çocuk “baba, denizi anlatsana” diyormuş. Babası da her defasında, ilk seferki gibi heyecanla anlatıyormuş. Çocuk, her seferinde, yeni duyuyormuşcasına dikkatle bakıyor ve dinliyormuş denizin güzelliklerini. Babası denizi o kadar güzel anlatıyor, o kadar iyi süslüyormuş ki, çocuk için bir efsane, mucizevi bir doğa harikası halini almış deniz.
Henüz çocukluktan delikanlılığa ilk pedallarımı çevirdiğim dönemde, kırmızı tekerli BMX bisikletimi İstanbul’da bırakıp yazlığın uzak yolunu tutmuştum. Sıcak bir yazdı. Çok sıcaktı. Dünya Kupası maçları İtalya’da oynanıyordu. 1990 senesinin o sarı yazında tenim sarışınlaşmıştı sanki. İlk kez evden bu kadar uzaklaşıyordum. İlk günden özleyeceğim belliydi. İstanbul’u, evi, bisikletimi, sokakta top peşinde koştuğumuz arkadaşlarımı…
Ne diyorum bakın, çok sıcak bir yazdı. Söylemiş miydim? Olsun. O yaz Kamerun Dünya Kupası’nın yıldızıydı. İki katlı o ahşap kır evinde belli ki canım sıkılacaktı. Dışarı çıkmak, komşu çocuklarıyla tanışmak istemeyecektim.
Benim bu yaz gezisinde ilk tanıştığım kişiydi o. Bal rengi gözlerinin içi gülüyordu bana bakarken. Belki de hep gülüyordu. Ama ben onu hep bana gülerek bakarken hatırladım. Sağ yanağındaki minik gamzesi, özenle taranmış ve tokayla bağlanmış saçları, incelikli giyimiyle çıtı pıtı bir kızdı. Konuşmasıyla, giyimiyle, davranışlarıyla, gülüşüyle, her şeyiyle farklıydı. Sanki oraya ait değildi. Sadece bu bile yeterdi onun etrafında dolanmam için. Benden 8 yıl büyüktü ve o yaşlarda 8 yıl demek bir çocuk için ömrünün yarısından fazlası anlamına geliyordu. Ona “abla” diyordum. Birlikte dolaşıyorduk. Onunla bahçede ağaçlar arasında dolaşırken bir erik ağacının dalına kaptırmıştım kolumu. Sol kolumda güzel bir yara izi bıraktı o erik ağacı. Bir erik ağacının yarası kolay kolay silinmez.
(more…)
YAŞ ALDIKÇA şehirlere olan düşkünlüğüm, onlara yüklediğim anlamlar artıyor. Eh, yeni şehirler tanımanın da bunda etkisi var muhakkak. O şehirde ne kadar vakit geçirdiğimin de çok önemi yok üstelik. Bir şehri özlemek… O şehrin sokaklarına ne kadar anı serpiştirdiğim, ne kadar fotoğrafını kaydettiğim, ne kadar yüzle yüzleştiğimle ilgili bir şey…
Şimdi sizlere özlediğim şehirlerden bahsedeceğim kısa kısa. en yakınımdaki iki şehirle başlayacağım. Sonraki yazılarımda uzak şehirleri yazacağım. O şehirlerin aklımda bıraktığı tortuları, ruhumun pasajlarındaki tozlu sinema salonlarının yankılı sahnelerini anlatacağım.
KENARA DÜŞTÜĞÜM notların arasında “aşk”a dair pek çok tanım var. Bunlardan bazılarını seçtim. Çalışmalarımda yer vereceğim bu tanımların burada yayımlama sebeplerimden biri, olası intihallere karşı, siz okuyucularımı şahit gösterebilmek. Pek çok yazımın değişik eserlerde kullanıldığını gördükten sonra bu konuda daha titiz davranmaya karar verdim. Bu tanımlardan bazılarını sevecek, bazılarını uydurma bulacaksınız belki de. Bir okuyucumun “siz aşk hakkında çok şey biliyorsunuz sanırım” mesajı üzerine, “hayır, çok iyi bilseydim bu kadar uğraşmazdım tanımlamak için” yanıtını göndermiştim. Şu ana kadar yazdıklarımdan bazılarını ben de çok sevdim. En hoşuma giden aşk tanımım ise ilk maddede yer alıyor. (more…)
BAZI FOTOĞRAFLAR çekildikleri döneme ilişkin hatıralar yüklenir, içlerinde alakalı görüntüler olmasa da… bir fotoğraf çekersiniz, o dönemin ruh halini çok güzel yansıtmaktadır, yıllar sonra bu kareye baktığınızda, o dönemin iklimi canlanır belleğinizde.
(more…)
HAYATIN PEK ÇOK acı gerçeğini deneyimlemeden bilemiyoruz. Dışarıdan bakanlar için bu yaşam deneyimleri küçük sıyrıklarla atlatılabilecek bir trafik kazası görünümünde olsa da, kişi için durum farklıdır. Bir arkadaşınızla buluşursunuz, birer fincan kahve ve kek sipariş edersiniz oturduğunuz kafede. Bir ortak arkadaştan söz açılır, nasıl iyi mi diye sorarsınız, “Bilmem, iyidir herhalde” sözü her şeyi anlatıyordur. İki insanın artık beraber olmadığını böyle soğuk kanlı bir cevapla aldığım zamanlar oldu. (more…)