Yazmış bulundum…

Archive for June, 2010


Hatıralar gökyüzü gibi, gitmiyor üzerimizden

Jun 18, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat

Sade bir yaşanmışlık, kazara “anı” olacakken hani, çok zaman sonra anlarsınız bunun bir “hatıra” olduğunu. Ne zaman hatıra oluverir, ne zaman gelir, ne zaman belirir? Bir anıdan hatıra devşirebilir misiniz? Veya şöyle sorayım; geçmişinizden bir parçayı hatıra defterinize yazdıran nedir? Zaman mı sadece? O yaşanmışlığın izlerinin ansızın ortaya çıkması, yerini belli etmesi olabilir mi? Belki de hatırlamak. Yaşadınız, geçti (geçti sandınız veyahut) sonra ansızın içinizde zaman ayarlı bombalar patladı. Bazı hatıralar kendini çok zaman sonra belli eder. Aklınıza getirmediğiniz -atlattığınızı sandığınız her ne ise- bir zaman sonra bir yerlerden çıkıp gelir ya… Uzak bir yere bıraktığınız (bırakmak zorunda kaldığınız) kedinizin sizi bulması gibidir. Hatıralar da gelip sizi bulur. Korkmayın onlardan. Çünkü size aitler.
Bazı yaralar yıllar sonra kendini belli eder. Çok çok yıllar sonra. Bazı yaraları ise ilk açıldığında anlarsınız; ömrünüzün sonuna kadar sızlayacaktır, izi kalacaktır. Kendine en az birkaç hatıralık yer ayırmıştır. Bundan eminsinizdir.
Şu anda, siz bu yazıyı okurken gece veya gündüz olabilir, fark etmez. Gökyüzüne bakın. Orada size ayrılmış bir yer var. Gökyüzünde size ait olan yere hatıralarınızı yerleştirin. Merak etmeyin, sığacaktır. Belki tam da bunu yaparken, anı bildiklerinizin nasıl da hatıraya devrileceğini göreceksiniz.
Bir yaşanmışlık, basit saydığınız bir anı ne zaman hatıra olur? Sadece bu soruyu düşünmeniz bile, gebe olduğunuz hatıralar için bir olanak. Artık kaçacak bir yer kalmadıysa, derin bir kabul edişe kendinizi teslim ettiğinizde, yapmanızı önereceğim şey, bütünsel bir yalnızlıktır. Hatıralarınızla başbaşa. Tutun onları, dokunun, okşayın, bağrınıza basın. Hatıralarınız sizindir, geçmişiniz sizindir. Sadece sizin. İster unutun, ister ağıdını tutun, isterseniz keşkelerle dolayıp bir kenara koyun. Hatıralar unutulamaz. Unuttunuz sanırsınız ama belleğinizin uzak bir köşesinde, sokulgan bir kedi gibi kıvrılıp durmaktadır.
Hatıralardan kaçmak, gökyüzünden kaçmaya benzer. Gökyüzünden kaçamayız. Hatıralarınızı kendi gökyüzünüze serptiniz ya; artık kurtuluşunuz yok! Üstelik, işin kötü yanı, yaş aldıkça bu gökyüzü daha da aşağılara inecek, size yaklaşacak. İnce bir sis dumanı olarak çevreleyecek ömrünüzü.
Hatıralar güzel, hatıralar ömrümüzün içindeki hayat. Biz onlarsız yapamayız. Hatıralar gökyüzü gibi, gitmiyor üzerimizden. Ne kadar eski, o kadar iyi.

Dur ihtarına hoşçakalla karşılık vermek

Jun 8, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat

Kısa süre önce,  yakın bir dostum, aşık olduğu kadının “gidiyorum” sözüne “gidene dur denmez” karşılığını verdi. Ve kız, söylediğini yaparak gitti.

Aşık olduğunuz insan “gidiyorum” dediğinde, kalmasını istiyorsanız, gururu bir kenara bırakıp dur diyin, kal diyin, gitme diyin. Doğru, “git” bazen “gitme” demektir. Mamafih aşklar bazen metafor kaldırmıyor. İçinizden ona gitme demek geçiyorsa, bunu içinizde tutan sebep ne olursa olsun, aldırış etmeden söyleyin ona.

Dur diyin yeter ki. Bu haykırışınıza elveda ile karşılık verecektir yüksek ihtimalle. Olsun, siz yine de söyleyin. İçinizde kalmasın. Ömrünüzü kalanında, “gitme deseydim” diye uyanmadığınız tek bir gün bile olmayabilir. Her gün sizi ziyaret edip içinizi sızlatacak bu pişmanlıkla karışık merakın telafisi yok ne yazık ki.

Gidişini kabullendiğiniz an, artık hiçbir şey onu geri getiremeyecektir. Çünkü önce içinizden çıkıp gitmiştir. Onu içinizde yolculadıktan sonra, gitmemesi veya dönmesi de bir işe yaramayacaktır.

Rain Dogs

Jun 7, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat

Her yağmurdan sonra, elektrik direklerine bıraktıkları izler kaybolduğu için yolunu kaybeden sokak köpekleri, biçare serseriler gibi ortalıkta dolaşıp acı acı havlar.

İki gündür İstanbul’da yağmurun hükümdarlığı sürüyor. Bu son yağmurlar, ömrümde ilk defa bana kendimle ilgili bir şeyi fark ettirdi. Ben de yağmur köpekleri gibi, her uzun yağmurdan sonra yolumu kaybediyorum, kendi içime gömülüyorum, ruhumu ve bedenimi bir yalnızlığa salıyorum.

Tom Waits’in Rain Dogs albümünde, yağmurda izlerini kaybeden adamlar için bir şarkı var. Bu şarkıyı dinleyin ve hatta izleyin.

O izler çoktan silindi sevgilim. Yeni izler bırakmak için yağmur sularının çekilmesini beklemem lazım. Yollar, kaldırımlar ve elektrik direkleri kuruduktan sonra, tekrar tekrar işaretlemek için bol vaktim olacak. Sonraki yağmura ve huzursuzluğa kadar.

Kaldırımda yürümek

Jun 7, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Yeni şehirlerin kaldırımları, binaları gibi eksik ruhlu. Eskiliği korunmuş şehirlerin kaldırımları ise sizlere hikayeler sunar. O kaldırımlarda elleriniz cepte, bir şarkı tutturup adımlarınızı kolaylaştırabilirsiniz.

İstanbul’un kaldırımları genellikle dar, hasarlı, gereğinden yüksek , ayrıca otomobil ve dükkanların işgali altında. Sıklıkla kaldırımdan yola inmeniz gerekir. Üstelik ne yazık ki insanımız, -çoğunlukla- trafikte nasılsa kaldırımda yürürken de öyle. Anlayışsız, kaba ve bencil. Otomobille yol vermeyen, yaya iken neden yol versin ki? Medeniyetin göstergesi işte böyle yaşamsal detaylarda gizli.

Kaldırımlar benim hikaye alanlarım. Herhangi bir yön belirlemeden gezip durduğum zamanlar var. Örneğin dün. Sağanak yağmur henüz sona ermiş, yol kenarlarından akmaya ve çatılardan dökülmeye devam ederken kendimi sokağa attım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.

Sokak sakindi. Günlerden pazar olduğu için dükkanlar da genellikle kapalı. Bu sayede ihtiyaç duyduğum sessizlik de bahşedilmiş oldu. Sessizlik daima gerekmiyor. Bazı zamanlar kulaklığımı takıp, şarkılarla  uygun adım yürüyorum kaldırımlarda. Derin düşüncelere daldığım zamanlarda ise sokağın seslerinin fon olmasını tercih ediyorum.

Geceleri kaldırımlar, gündüzün hallerinden daha farklı. İnsanları da, hayvanları da, sesleri ve kokuları da kendine özgü. Yeni şehirleri dolaşırken, işe kaldırımlardan başlıyorum hep. Sonra tramvaylar. Daha sonra da kafeler, barlar ve konser salonları geliyor. Halkın arasına -onlardan biri gibi ve asla turist olarak değil- karışmak, zamanı plansız harcamak, “çok gezeyim, her yeri göreyim” diye kendimi şartlandırmadan adım adım şehri yaşamak… Binlerce kilometre kat edip geldiği bir ülkenin kaldırımlarını mesken edinmesi, o kişinin akıl sağlığı konusunda şaibe yaratabilir. Olsun, burada biz bizeyiz.

İşe kaldırımlardan başlıyorum dedim ya. Önce o kaldırımların izlerini okuyorum. Taşların şekilleri, renkleri, düzensizliği bir şeyler anlatıyor. Bilhassa eski şehirlerde kaldırımlar neredeyse yolla aynı yükseklikte oluyor. Sokak müzisyenlerinin konser alanı olan geniş kaldırımlarda mola vermek, bir apartmanın girişindeki basamaklarda soluklanmak, masaları sokağa taşmış bir kafede kahve veya bira içmek gezintinin ödülleri oluyor.

Bununla birlikte kaldırım karşılaşmaları, bakışmaları, selamlaşmaları, tanışmaları da güzel detaylar olarak hafızama hücum ediyor. Güzel bir kadını uzun bir kaldırımda yürürken seyretmenin zevki benzersizdir nazarımda.

Kaldırımları daha fazla ciddiye almalı, kaldırımlarda daha fazla vakit geçirmeliyiz. Sadece bir yerden bir yere ulaşmak için yol görmek haksızlık olur. Hayatla ilgili kararlar aldığınız o derin düşünme seansları için de kaldırımlar biçilmiş kaftan. Bir kaldırımın taşlarını ezerek, eskiterek, zamanı ve her şeyi geride bırakarak yürüyün. Bunu sık sık yapın. Sizi nasıl onardığını, nasıl birleştirdiğini, her şeyi nasıl da yerine getirdiğini şaşırarak göreceksiniz.

Sorunuzu aşağıdaki kutuya yazın, Formspring.me’den cevap yazayım

BlogKüme