Yazmış bulundum…

Archive for May, 2010


alacânım

May 24, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

bazı şiirler, ömrümüze bedellenir. ilk karşılaşmamızda bunun ayırdına varırız. şiir diye okurken, gün gelir, hayatımızın bir yerinde şiir olmaktan çıkar. bir hikaye olur. alacânım öyle bir şiir. her kelimesi birer mermi.

kalbimiz delik deşik, perişan. geldin, vurdun, gittin. alacânım, söyle, indi mi göğsüne heves?


ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!

şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
indi mi göğsüne heves?

etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
seyreldi tenim sahtiyan tarih
mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
rahat et ben gölgene ilişeyim
her belanı ben göreyim
yüreğimi ihbar et,
bana bir uçurum ver, gideyim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
biliyorsun adımın kıblesini
bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
alacânım,
şuramda sinsi bir sızı
gel öldüğümü farz et
senden gelen her habere
canımdan uçurduğum şahin
pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
yakılmış bir köyün adıydı adın
görmedi kimse
içinde ben de yandım
o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
Mardin’im, Midyat’ım
ah benim altından avaze sesim
kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
aranızdaki duvarda
gömülü kaldım

etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hâfızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n’olur sevmeden öldürme beni
alacânım,
söyle, indi mi göğsüne heves?

-murathan mungan

Yaş değiştirme günü için

May 20, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat, Okumalar

O şehre davrandığın gibi davran bana da
O şehre gittiğin gibi bana da git uçarak
bana da in, bana da kon ve el salla geride
bıraktığına: Elveda benim küçük adamım!
ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,
Sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi
sev! Korkma sakın, adam etmez aşk beni,
geç benden, benim de köprülerim var,
aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,
benim de gecelerim var, danset, eteklerin
fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,
benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,
ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini
dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!
Benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak
üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benim de şiirlerim var, aşk konulu, senin
o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye
benziyor adamakıllı serserin olana kadar

Bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?

-Haydar Ergülen / Adam

Haydar Ergülen’in şiiri kendi gibi kırılgan, uzak ve dalgın. Onun şiiriyle konuşmak ise hayatın en zor işlerinden biri. Bir insana Haydar Ergülen’in dizeleriyle açılmak, onun dizeleriyle kapanmak şiir yazmak kadar marifet istiyor. Haydar abinin en sevdiğim, en sevilen şiirlerinden birini okudunuz. Uzakta olanlar, uzağa gidenler ve uzakta kalanlara…
Yaş değiştirme günü için hediye, yıllarca sürecek bir muhabbetle…

Konuşmalar, susmalar

May 19, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Mevzu

Konuşan ama aslında durmaksızın susan insanlar tanıyorum. Anlatıyor, gülüyor, gayet mutlu görünüyor. Onun bakışlarını dinlediğimde (kalbini dinler gibi ama!), esasında ne denli suskun ve dalgın olduğunu anlayabiliyorum. Konuşurken aslında susuyor, gülümserken aslında dalıyor. Görüyorum, şahit oluyorum bu süse.

İçinizdeki derin hüznü coşkuyla, kahkahalarla, sarılmalarla, esprilerle sarıp sarmalıyorsunuz bazen. Biliyorum biliyorum, hiç saklamaya çalışmayın. Kahkahalarla süslediğiniz o susmaların halet-i ruhiyesi iyiye işaret değil bilesiniz… İçinizden geçenleri görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Kendinizi bir yalana inandırıyorsunuz. İnandırmak istiyorsunuz. İçeride kopan fırtınaların, sellerin, depremlerin, yangınların dışarı taşmasına izin vermiyorsunuz. Patlayan volkanların kül bulutlarıyla zehirlenmeyi göze alarak. Bir yerlerde bir imdat freni arayıp arayıp duruyorsunuz. Hayata asılmak tehlikeli ve yasaktır.

Dışarıdan bakanlar içeride neler olduğunu asla fark edemez. Daha doğrusu öyle sanıyorsunuz. Halbuki size yakından bakmasını bilenler, dalmalarınız ve cümlelerinizin içine usulca serpiştirdiğiniz sözcükler sayesinde içinizdeki şifreleri bir bir çözerler. Yalnızca onlar anlar, anlatmadıklarınızı. O coşkun manzaranın altındaki bulanık denizi, o denizde yüzen balığı ve o balığın yorgun gözlerini.

Hani coşkun ve köpürerek akan nehirler vardır ya. Dışarıdan bakanlar, gürül gürül akan neşeli bir nehir görüyor. Halbuki size yakından bakmasını bilen insanlar, aslında o gümbürtünün hemen altında yatan durgun hüznün ayırdına varır. Su, hiç umulmadığı kadar dingindir. Sakin, sessiz ve güzel.

Fotoğraf: Ufuk Lüker

Derin bir aşk hikayesi: Betty Blue

May 8, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Okumalar, İzlemeler

Kadın kapıdan içeri girer ve film başlar. Sonrasında filmin kopacağını bilmesek de, bu başlangıç hoşumuza gider. Güzel bir kadının evinizin kapısında çantasıyla dikilmesi duruma göre iyi veya kötü olabilir. Zorg’un bungalovuna konuk olan bu kız için kimse bir şey söyleyemez. Çünkü o bir istisna.

Philippe Djian’ın Betty Blue adlı romanını okuduktan bir süre sonra, 90′ların Fransız sinemasına damgasını vurmuş yönetmenlerden Jean-Jacques Beineix’nin Betty Blue filmini izledim. 1986 yapımı bu film, Patrick Suskind’in romanını yazdığı ve Tom Tykwer’ın filme çektiği Das Parfum’le birlikte, en sevdiğim roman yuvarlaması filmler listesinin tepesinde yerini aldı.

Romanın adıyla, yaygın biçimde Betty Blue olarak bilinse de, filmin orijinal adı “37°2 le matin” şeklinde. Betty’nin vücut sıcaklığını anlatan bu isim, ilk sahnede hakkını veriyor. Benim için filmin ilk sahnesi ise Betty’nin bavuluyla kapıda belirdiği sahnedir. Çantasını usulca boşluğa bırakıp döküntü kulübenin içine girer, masa başında oturmakta olan Zorg’un bacağına oturup tenceredeki yemeğe parmağını batırarak, “bu kadar yemeği tek başına yemeyi düşünmüyorsun değil mi” diye sorar.

Uzun zamandır hayatı tek kişilik yaşayan Zorg için bir kadife devrim olan Betty, o güne kadar günü birlik sevişmeler için ideal bir partnerden ibaretken, tek bir gün içinde kendine yeni bir rol edinir. Zorg’un onu hayatına kabul edişini, verandaya gidip çantasını almasından anlıyoruz.

Filmde ve romanda hikayesi anlatılan kişi Betty olmasına rağmen, dış sesin sahibi Zorg. Çünkü Betty’ye, hayatı boyunca bu kadar yaklaşabilmiş tek insan olarak, ancak Zorg’un anlatabileceği bir hayattan bahsediyoruz. Betty bir baş belası, bunu kabul edelim. Hayattan farklı tatlar almasını bilenler için ekşi, acı, yüz buruşturan ama arzu edilen bir tat öte yandan.

Filmin bu denli başarılı olmasında şüphesiz oyuncuların büyük katkısı var. Béatrice Dalle, bu filmde bir oyuncu olarak değil, kendini anlatan bir deli olarak boy gösteriyor. Onu farklı filmlerden bilenler veya hayatına az da olsa dikiz yapmış olanlar ne demek istediğimi şıp diye anlamıştır. Zira Béatrice Dalle tam da böyle bir kadın portresi çiziyor. Her hareketini yakıştırabiliriz, hiçbiri uçuk kaçık gelmez.

Bu filmin “aşk filmi” olmadığını hararetle savunan bazı yorumlar okudum internette. Kişiden kişiye değişir elbet, bir genelleme yapmak anlamlı değil. Aşk, insanın hayatında farklı zamanlarda farklı boyutlarda yer alabilen veya hiç uğramayan bir duygudan ibaret. Betty Blue’yu sadece bir aşk filmi olarak tarif etmek zaten büyük bir insafsızlık olur. Çok daha fazlası var çünkü. İhtiras, sevgi, şiddet, tutku, aşk, hırs, umut, özlem, dostluk, bağlılık, sahiplenme vesaire vesaire…

Betty Blue, özgür bir film. Son izleyişimin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, baştan sona ezbere biliyorum. Hoşuma giden onlarca detayla yüklü. Üstelik sadece hüzün, melankoli veya bunalım aşılayan detaylar değil bunlar. Özgür bir aşkın filmi Betty Blue. Zamansız, mekansız, geçmişsiz, geleceksiz, sahipsiz, adressiz, vatansız, kimsesiz bir aşk. Sadece iki kişi. Hayatın ortasında, dünya karmaşasından çok uzakta, kendi karmaşalarıyla baş başa.

Sorunuzu aşağıdaki kutuya yazın, Formspring.me’den cevap yazayım

BlogKüme