Blog

Archive - April 2010

23.04 20100

Marie ve Julien’in Hikayesi

Fransız sinemasında Yeni Dalga Akımı'nın öncü yönetmenlerinden Jacques Rivette'in 2003 yapımı filmi "Histoire de Marie et Julien", Türkçesiyle "Marie ve Julien'in Hikayesi"nden bahsetmek istiyorum. 2004 yılında İstanbul Film Festivali'nde ülkemizde izleyici karşısına çıktı ve beklendiği üzre sınırlı bir izleyici kitlesiyle kucaklaştı. 150 dakikalık bu ağır ve boğucu film, felsefik derinliğiyle, beni gerçek hayattan uzaklaştıran, sadece kendi konusu ve kişileriyle yaşatan bir yapıt olarak kişisel tarihimde kendine yer buldu.
 
Boş bir salonda izlemenin verdiği ekstra sessizlik ve yalnızlık sayesinde, hayatımın tüm karanlık pasajlarına doldu bu şaheser. Kimilerine sıkıcı, fazlasıyla kasvetli ve bunaltıcı gelmiş olabilir. Oysaki ben, artık aradan yeterince zaman geçtiğini hissetmeye başladığım şu günlerde, tekrar perdenin karşısına geçip bu ayine katılmak için sabırsızlanıyorum.
Dolaylı anlatımı kimi zaman hızlı ve karmaşık cümle katarlarıyla izleyiciyi şaşkına çevirse de, tüm seslerin kesildiği o birkaç dakikalık sahnelerde ve finalindeki diyalogda, bağımsız sahneler arası geçişlerde binlerce defa hayran kaldım, sinemaya ve onu varedenlere.
Filmde pek çok felsefik göndermenin izini sürmek mümkün. Saatler ve o bitmek bilmez tiktakları kalp atışlarını anlattı bana. Julien'in bir sahnede saat tiktağını kesişini dün gibi hatırlıyorum. Kedinin usul yürüyüşü de aklıma kazınmış detaylardan biri. Evdeki en mantıklı ve istikrarlı karakter -belki de- o kediydi. Hatta bana kalırsa evin gerçek sahibiydi "Yeter" adlı kedi.
Marie ve Julien, bir erkekle bir kadının erişebileceği tüm ilişki iklimlerini yaşamaya başlıyor bu filmde. Aşk, ihtiras, kıskançlık ve seksi en uç sınırlarında yaşayarak deniyorlar. Bu iki dev karakter, bütün sınırları birlikte zorluyor. Hayatın ve ölümün sınırları aslında bu ilişkide fısıldanıyor...
Film sahneleri yavaş bir nehir gibi akarken, yüzlerce detayla baş etmenin ağır yükünü omuzlarsınız sıradan bir izleyici olarak. Film bittiğinde, ışıklar yanmadan hemen önce, o birkaç saniyelik karanlıkta, bu filmin sizi sıradanlıktan nasıl kopardığını, Marie ve Julien'lerin belleğinizdeki izdüşümlerini duyumsarsınız. Artık sıradan bir izleyici olmadığınızı fark edersiniz. Bu film bir armağandır. Değerini bilmelisiniz.

read more
22.04 20102

Pigalle ve Serge Gainsbourg

By: Erdal Kaplanseren Categories:Gezi

Bazı şehirlere bazı mevsimler ve o mevsimlerin hakim renkleri pek yakışır. Paris benim için sonbaharın ve haliyle sarının şehri. Farklı bir mevsimde bu şehre gitmemiş olmamın bunda etkisi var mı bilmiyorum ama aklımda canlanan fotoğraflar ve film karelerinde de iklim aynı. Şehirleri güzelleştiren, kenar mahalleleri oldu hep benim için... O mahallelerin kendine özgü motifleri. Pigalle böyle bir yer işte Paris içinde. Esasında pis bir mahalle. Gerçi Paris'in temiz bir yanı var mı bilmiyorum. Bir şehrin havalimanı bok kokuyorsa, herhangi bir yerinde güzel kokular aramak imkansıza yakın. Neyse, Pigalle cidden pisten öte bir yer. Güzel de bir metro istasyonu var. O istasyonda indikten sonra Monmartre tepesindeki Sacre Coeur kilisesine doğru gidiveren bir büyük caddede bulursunuz kendinizi. İşte o caddenin hemen girişinde solda, meşhur Moulin Rouge adlı kulüp tüm ihtişamıyla boy gösterir. Bakmayın insanların "Paris'in Laleli'si" benzetmesine. Nezih bir muhittir Pigalle. Paris'te en uzun süre kaldığım ziyaretimde, bu mahalleyi de arşınladım birkaç defa. Hem gece, hem de gündüz soludum atmosferini. Günün iki zamanında farklı kostümler giyen bir yer olduğunu söylemeliyim. Seks dükkanlarının, kalın kırmızı kadife perdeli girişlere sahip kulüplerinin, hediyelik eşya dükkanlarının bulunduğu uzun caddesini dolaşmak turist işi sayılır. Ara sokaklarını dolaştım, kafelerinde oturup roman okudum, fotoğraflar çektim, etraftaki sesleri dinledim. Gündüzleri bildiğiniz mahalle... Ellerinde filelerle evlerine giden yaşlılar, koşuşturan üniversite öğrencileri, başıboş sokak kedileri, o kedilerden farksız sokak insanları... Tipik bir mahallede göreceğiniz ve görmek isteyeceğiniz ne varsa... Pigalle sokaklarında dolaşırken, duvarları seyretmekten de geri durmadım. O duvarlardan biri bana çok güzel bir armağan sundu. Serge Gainsbourg'un yüzünü... Yanında güzel sevgilisi Jane Birkin. Bir duvara yazılmış. O an Pigalle benim için anlamını buldu. Bu bohem, aykırı, serseri mahallenin kişiliğini tamamlayan bir duvara bakıyordum. O duvarın dibinde filtresiz Gitannes içtim uzun uzun. Sonra bir tren istasyonunda unutacağım notlar aldım küçük defterime. Haritanın üzerinde işaretledim her yerini. Çantamdan iPod'umu çıkarıp Gainsborg'un en sevdiğim şarkılarını dinlemeye koyuldum. Pigalle etrafımda dönüyordu. Ben Pigalle mahallesinin sakin havasında nefes alıp sigaramdan bir duman daha çekiyordum içime. Sonra ben başka duvarlarda, başka siluetlerin ve gölgelerin izini sürerek uzadım metro istasyonuna doğru. Paris'in diğer mahalleleri beni çağırıyordu. Pigalle ile bir başka sonbahara randevulaştık. Bir sonraki ziyaretimde o duvarı tekrar görmeyi umarak...

read more
05.04 20101

Bir şair ne zaman ölür?

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Bir şair ne zaman ölür? Şairler ve şiirseverler arasında sıklıkla konu olan bir sorudur. Cevabı bilinmez. Belki de sadece şairin kendisi bilir bu sorunun cevabını.
Şairlerin son dönem şiirlerine bakılacak olursa, ölümün ağırlığı hissedilir. Cemal Süreya'nın, Edip Cansever için söylediği bir söz vardır şiirinde, "fazla şiirden öldü Edip Cansever" diye. Ne var ki Nazım Hikmet aşktan ölmüştür. Doktoru Nazım'a "aşkın peşinden gidersen 4 yıl yaşarsın, sakin bir hayat sürersen çok daha uzun" demişti tedavi sürecinde. Nazım Hikmet, Vera'nın saman sarısı saçlarını tercih etti. 3 yıl sonra da öldü.
Şairlerin zamanı farklı çalışır. Her bir günü gece ve gündüz olarak iki defa yaşarlar. Bu yüzden, Nazım Hikmet 100 yaşının üzerindeydi öldüğünde; Edip Bey de, Cemal Abi de, Turgut Uyar da...
(Bu yazıyı gelecekte çok daha uzun ve kapsamlı yazmak üzere blog'uma yerleştiriyorum. Bu konu çok daha fazlasını hak ediyor.)

read more

    San Fran.

    19:33

    Istanbul

    21:33