Yazmış bulundum…

Archive for February, 2010


Babadan harçlık almak

Feb 15, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat
Yaş ilerledikçe, insandaki maddi etkisi manevi etkiye dönüşen bir ilişki bu. Çocukluk döneminde tek gelir kaynağımız, babanızdan veya annemizden düzenli olarak aldığımız harçlıktı. Ulaşım, yeme-içme ve benzeri ıvır zıvır harcamalarınızı bu parayla karşılardık. Bazı çocuklar, bu düzenli harçlıklarından artırarak biriktirir, sonrasında hayırlı bir iş için kullanırlardı. Hep özenmiştim onlara. Hâlâ da özenirim, ne yalan söyleyeyim.
Periyodik ödemeler dışında, bazen olağanüstü harcamalar için ana-babadan harçlık talep ederiz. Bana mı öyle geliyor, yoksa kolektif bir duygu mudur bilmem; harçlık almak dendi mi, aklıma “babadan harçlık almak” geliyor.
Gözlemlerim beni yanıltmıyorsa, evlatları büyüdüğünde, kendi bağımsız hayatlarını kurduklarında bile, babalar onlara arada harçlık vermekten bir mutluluk duyuyor. Aile ziyaretinde dışarı bir şey almaya çıkarsınız, elinize tutuşturur bi 50′lik. Veya yola çıkmak üzereyken, hiç ihtiyacınız olmasa bile cebinize sokmaya çalışır. Bana öyle geliyor ki, harçlık müessesesi babanın eskiye özlemini, babalık duygusunu pekiştirmesini sağlıyor biraz da… Bu sebepten, baba ile çocuk arasındaki bu harçlık verme ritüeli belli bir yaştan sonra tamamen duygusal forma bürünüyor. Çocuğun orta yaş üstüne doğru yol almasıyla da azalarak bitiyor.

Arkadaşlar, ayrılıklar

Feb 6, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat, Mazi

Fotoğraftaki kişi, yaklaşık 15 yıldır görmediğim bir arkadaşım. Bir insan, 15 yıldır görmediği bir tanıdığına “arkadaşım” demeye devam edebilir mi? Bence diyebilir, hatta en yakın arkadaşlarından biri olduğunu söylemesi de mümkün. Arkadaşlık ayrı geçirilen yıllarla, araya girmiş uzak mesafelerle ölçülemez. Yıllar eskitemez, yollar bozamaz; değişen hayatlar, değişen şehirler, duvarlarda eskiyen takvimler bir şeyi değiştirmez. Her şey belirlidir, her şey yerli yerindedir.

Fotoğrafta, üzeri grafitilerle kaplanmış rengarenk bir duvara yaslanmış olarak görüyorsunuz onu. İstediğiniz kadar güzel yazı, desen ve resimlerle süsleyin, fakat -ne yazık ki- duvar yine de duvardır. O duvarın önüne bir insan koyduğunuzda, her şey değişir. Duvarı değil, resmi görürsünüz. Güzel bir duvardır artık. Üstelik duvarın arkasında da hayatlar olduğuna inandırırsınız kendinizi. Olmadığını kimse iddia edemez.

Bir insanı tanımak ve sevmek için onunla hem iyi, hem de zor zamanları birlikte geçirmiş olmalısınız. Bu deneyimlerden sonra emin olabilirsiniz duygularınızdan. Öte yandan, gerçek bir dostluğun içinde her şey olabilmelidir. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, hüsranlar da! İçine bunları koyduğunuzda dahi ona “arkadaşım” diyorsanız ve özlüyorsanız, yıllar sonra -ve yaşlandığınızda- bir kafede buluşup içeceğiniz kahvenin tadı çok daha farklı olacaktır. Anılar silikleşse de, ruhunuzda bıraktığı tat ve koku his belleğinizden gerekli olanları çağırmakta gecikmez.

Artık millerle değil, yıllarla ölçülen bir uzaklıkta kalmış şehrinin haritasını cebinde taşıyor. Semtleri, caddeleri ve sokakları farklı renkte kalemlerle defalarca işaretlenmiş, kenarları eprimiş bir harita. Böyle haritalar, ağır mektuplar gibidir… Defalarca okunmuş, defalarca yazılmış mektuplar. Her ikisine de uzun uzun bakarsınız, okumak için o özel dilini bilmeniz gerekir. Bir yol bulmak istersiniz. Eninde sonunda o yolu söyler. Mektuplarla haritaların bu akrabalığına şaşırırsınız, satırlar ve sokaklar arasında kaybolurken.

Eskimiş bir harita artık paha biçilemez. Belki çantasında taşıyordur. Bir defterin sayfalarına gizlenmiş olabilir. Bir şarkının, bir şiirin notları, notaları arasında bir yerlerde duruyordur. Şehrin haritasına baktığında binlerce mektup okur. Yol bulmaya yarayan haritaların içinde kaybolur durur.

06.12.2007 /Schiphol Havaalanı
(Bir Amsterdam yağmuru altında. Uçağın kalkmasına birkaç saat kalmışken bile, onu görebilmek umuduyla…)

Ali aşkına!

Feb 5, 2010 Yazar: Erdal Kaplanseren | Kategori: Hayat

Binaya geldim, asansör beklerken Beşiktaş’ımın efsane “Metin-Ali-Feyyaz” üçlüsünün Ali’siyle karşılaştım. Boynumdaki siyah-beyaz atkıya baktı ve gülümsedi. Uzun zamandır bu kadar heyecanlanmamıştım. Fotoğrafını çekme teklifimi kabul etti. Şaşkınlıktan bir şey söyleyemedim. Ne büyük mutluluk, çocukluğumun kahramanlarından biriyle karşılaşmak!

Eskiden yıldız futbolculara çok farklı, bitmez bir sevgi beslerdik. O zamanlar futbolcular da çok naif, mütevazı, güzel insanlardı. Şimdiki futbolcuların alayı çakal. Nedense günümüzde karşılaştığım futbolcular beni böyle heyecanlandıramıyor. Takımı tamamlamak için Metin’le de karşılaşmam lazım. Feyyaz’la Milliyet binasındaki asansörde karşılaşmıştım. Fakat ne yalan söyleyeyim, hiç biri Ali kadar değildi. Ali’nin yeri bambaşka.

Ah ah… Çocukluğumun her şeyi gibi futbolu da futbolcusu da farklıymış. TRT’de ücretsiz, sponsorsuz, izlerdik. Ligin isminde ne “süper” gibi dejenere bir isim vardı, ne de “Turkcell” gibi bir sponsorun adı. Çok sade ve munis bir isim. Ne severmişiz o zamanlar. Ve karşılıksız. “Biz sevinmek için sevmedik” derken de, her kaybedişle daha da büyük bir bağlıklıkla… Yani ben… Çocukça bir sevgiyle… Sadece bir şey söyleyebilmek için…

Bir zaman makinesine döndü o asansörün çıktığı iki kat. Ne olurdu bir daha yaşasaydım o yılları, Ali aşkına!

Sorunuzu aşağıdaki kutuya yazın, Formspring.me’den cevap yazayım

BlogKüme