Yaşadığım bu eve taşınmamdan hemen önce öğrendim, benden önceki kiracısının 32 yaşında kan kanserinden ölen bir genç kız olduğunu. Eşyalar taşınmadan önce son bir defa gelip temizlikçileri getirmem, ön hazırlığı tamamlamam gerekiyordu. Fakat aklımda hep bu düşünceler dolaşıyordu. Birkaç parça eşyası kalmıştı. Bozuk bir telefon, alışverişlerden kalma fişler, yeni alınmış televizyonun kolisi, rengi solmuş bir su bardağı, yemek siparişi verilen lokantalarının broşürleri, bir tişört, bir çift ev terliği ve ayakkabı çekeceği… Ve bir de yarısı içilmiş bir ufak rakı. Lavabonun altındaki dolabın kapağını açtığımda gördüm onu. Yarısı içilmiş bir ufak rakı! O anda içimden gelen bir çıtırtıyı duydum.
Binlerce yıl önce, vahşi doğanın içindeki kedi, en güçlü hayvan olarak gördüğü aslanın kudretinden etkilenip onun peşine düşmüş, kendine sahip saymış. Sonra bir gün, avcının biri gelip aslanı vurunca, gücün insanda olduğunu görmüş ve adamla gitmiş. Adam kediyi evine götürmüş. Evde, iktidarın adamın karısında olduğunu anlamış ve sahibinin kadın olduğuna karar vermiş. Kediler o gün bu gündür kadını sahip olarak görür ve en çok evi sever.

Kedi ve kadın arasında pek çok noktada usul bir bağ olduğuna inanıyorum. Kedilerin okşanmaktan nasıl keyif aldığını herkes bilir. Çoğu kadın da, başını sevgilisinin dizlerine koyup saçlarını okşatmayı sever. Erkekler ve kadınlar arasında saçlar üzerinden bir iletişim var. Sözüm erkeklere: Sevgilinizin saçlarını okşayın, tarayın, -seviyorsa- örün… Bunun onları ne kadar mutlu ettiğini göreceksiniz. Her ikiniz için de terapi yerine geçer.
Adamın kediyle ilişkisini, kadınla ilişkisine pek çok noktada benzetiyorum. Bir kadına nasıl bağlanıyorsa, kediye de öyle bağlanır erkek.
Bir ilişkiye son noktayı koyma, daha doğrusu “terk etme” söz konusu olduğunda, kedi ve kadın arasında bir benzerlik daha çıkar karşımıza. Bir gün gelir de, geri dönmemecesine çıkıp gittiğinde -ister bir kedi, ister bir kadın olsun- geride kalan adam için durum farklı değildir. Kedi ve kadın aynı terk eder. Giderken arkalarında, yıllar sonraya kurulmuş saatli bombalar bırakırlar. Hiç beklemediği bir zamanda adamın aklında, fitili yıllar önce ateşlenmiş, saati kurulmuş, pimi çekilmiş bombalar patlar. Kedi veya kadın… Fark etmez…
Kedi ve kadın aynı terk eder. Neden gittiklerini de bilmezler, nasıl döneceklerini de. Bu yüzden, daha büyük bir acıya razı gelip, hiç dönmemeyi tercih ederler.
Bir çeviri hatası yüzünden yıllarca “ulan ekmek bulamayan insan evlatları, kremalı meyveli pastayı nereden bulacak? Tamam dalga geçmiş ama bu kadarı da abesle iştigal ediyor. ” diye geçirmiştim aklımdan… İşin aslı öyle değilmiş!
Gece başınızı yastığa koyarsınız. Tek başınasınızdır. Her şeyden uzakta. Çok uzakta. Bir yabancısınızdır bulunduğunuz yerde.
Kimseyle konuşmak, kimseyi dinlemek istemezsiniz. Erkenden yatağa girersiniz. Hava yeni kararmıştır. Erkendir uyumak için. Müzik çaların kulaklığını takarsınız.
Ve her akşam yaptığınız gibi, Fuad’ı bıkmadan, usanmadan, hep aynı hüzünle, özlemle dinlersiniz. Önce Yemen’le içiniz titrer, Siresi Yarisdaran’la dalar gibi olursunuz… Canınız Mayrig ister, beklersiniz, sonlardadır o. Volor Molor’la kâh hüzünlü, kâh neşeli anılar canlanır kapakları kapalı gözlerinizde. Ve diğerleri…
Şarkılar biter. Ne gam! Başa alırsınız. Tekrar tekrar başa sarar dinlersiniz. Günleri saymaya korkarsınız.
Kimse sizi anlayamaz orada. Kimse bilmez dilinizi. O sırada, tam da orada; ne bir dost, ne bir sevgili, ne de aileden biri… Hiç kimse bilmez sebebini. Fuad’dan başka…
Hürriyet.com.tr’de az önce bir haber okudum. Başlığı “Polis, Tuğçe Kazaz’ı arıyor” şeklinde. Sanırsınız ki Tuğçe Kazaz bir suça bulaşmış ve hakkında yakalama emri verilmiş. Haberi okuyunca hiç öyle bir şey olmadığı anlaşılıyor.
Spotta durum şöyle açıklanmış: “Bir iç giyim firmasın defilesinde hemşire kıyafeti içinde seksi iç çamaşırı giyen manken Tuğçe Kazaz’ın başı dertte, polis ifade için Kazaz’ı arıyor.” Yani paniğe gerek yok.
Haberin devamını okuyunca kendimi gülmekten alamıyorum: “Başta sağlık çalışanları olmak üzere bir çok kesimin tepkisini alan Kazaz hakkında Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası suç duyurusunda bulunmuştu. Soruşturmayı yürüten Şişli Cumhuriyet Savcılığı, defileyi düzenleyen şirket yetkililerinin ifadesine başvururken; Kazaz’ın adresi tespit edilemedi. Savcılık, 16 Kasım 2009’da Emniyet’e yazı yazarak Kazaz’ın adresinin tespit edilip ifade vermeye çağrılmasını istedi.”
Bu işte büyük tuhaflıklar var. Bir defa bir şikayet yapılacaksa, seksi hemşire kıyafetini giyen model değil, defileyi düzenleyen eden şirket bunun muhatabı olmalı. Laf olsun haber dolsun işte… Aynı konuyu başka sitelerden okuyunca anlıyorum ki, sendika aslında moda şirketini dava ediyor. Fakat kurnaz site editörleri kasıtlı olarak “Tuğçe Kazaz’a dava açtılar” diye haberi manipüle ediyor.
İnsanların komplekslisi oluyor ya, esas şirketlerin ve meslek gruplarının kompleksleri daha eğlenceli. Kapıcılarla ilgili bir espri yapılır, kapıcılar federasyonu dava açar bizi rencide ettiler diye; hamam filminde iki erkek öpüşür, hamamcılar birliği basın açıklaması yapar; hemşire kıyafeti temalı defile yapılır, hop sağlık çalışanları atlar…
Ben bu kadar ezik, bu kadar kompleksli bir insan topluluğu görmedim. Haberdeki fotoğraf galerisine dikkatli bakılırsa, Tuğçe Kazaz’ın üzerinde hemşire kıyafeti varken, diğer modellerde pilot, asker, hostes vb meslekten insanların kıyafetlerine çağrışım yapılmış.
Bu ülkede insanlar, şirketler, meslek gurupları bu kadar tahammülsüz, bu kadar ezik oldukça, ne modada ilerleriz, ne sanatta, ne de bilimde. Yahu biraz rahat olun be kardeşim. Tüm dünya insanlarının zihninde on yıllardır var olmuş bir ortak algı var: Hemşirelik ve hosteslik en seksi mesleklerdir! Bu kadar ya… Bunu değiştiremezsiniz. Bu defile, Tuğçe Kazaz’ın kıyafeti filan bir şeyi değiştirmez.
Ayrıca kişisel fikrim, gayet hoş bir kreasyon olmuş. Kim yaptıysa ellerine sağlık. :)