Blog

Archive - October 2008

28.10 20081

Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç

bana kalırsa ikinci yeni'nin üç asından (diğerleri cemal süreya ve turgut uyar'dır) en karmaşık ve en az anlaşılmış şairi edip cansever'dir. şimdi biliyorum yeri değil, bu yüzden detayına girmeyeceğim. fakat neden böyle dediğimi merak ediyorsanız bu şairimizin yaşam hikayesine bir bakın internetten. sonra da "ben ruhi bey nasılım" şiirini okuyun. bana hak vereceksiniz.  

read more
28.10 20084

Özel hayattan insan silmek

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

HAYATIN PEK ÇOK acı gerçeğini deneyimlemeden bilemiyoruz. Dışarıdan bakanlar için bu yaşam deneyimleri küçük sıyrıklarla atlatılabilecek bir trafik kazası görünümünde olsa da, kişi için durum farklıdır. Bir arkadaşınızla buluşursunuz, birer fincan kahve ve kek sipariş edersiniz oturduğunuz kafede. Bir ortak arkadaştan söz açılır, nasıl iyi mi diye sorarsınız, "Bilmem, iyidir herhalde"  sözü her şeyi anlatıyordur. İki insanın artık beraber olmadığını böyle soğuk kanlı bir cevapla aldığım zamanlar oldu.  

read more
27.10 20080

Diyalektik mutsuzluklar

Murathan Mugan'ın en güzel şiiri hangisidir diye bana sorulursa vereceğim cevap Diyalektik Mutsuzluklar olur. Bu şiir ilk olarak Murathan 95 kitabında yer almıştı. Sonralıkla, şairin "Doğduğum Yüzyıla Veda" adlı seçme şiirinlerden oluşan kitabında da yer aldı ve bu kitap Murathan'ın daha meşhur olduğu bir dönemde çıktığından epeyce tanındı. 90'ların başlarından bu yana Murathan Mungan okuyorum ve sanırım bu şiir kadar beni büsbütün etkileyebilmiş bir başka eseri yok. Her sözcüğü, her satırı, her dizesiyle buz gibi bir rüzgarın yüzü yakması gibi bir keskinlikte... Sanki bu şiir, soğuk iklimlerin şiiri. Ama ben bu şiiri en çok, bir Ağustos sıcağında okudum. Eskişehir treninde. Yemekli vagonun en boş masasında. Sayısız bira şişesinin iniş yaptığı uçak pisti gibi bir masada. Murathan 95'in saman sarısı sayfalarından birinde. Bira şişeleri, patates kızartması, camel sigarası ve Murathan 95... Bazı şiirler, ilk okuyuşumuzda hayatımıza yayılacaklarını, ömrümüze bedelleneceklerini belli ederler. Bu şiir, daha ilk dizesinde ele veriyordu kendisini. "Bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı"... Diyalektik mutsuzluklar sessiz bir içekapanıklıktan, munis bir kendibaşınalıktan, soğuk bir evden bahsediyor. Galiba sadece sarılmalarla ısınabilecek bir ev. Bir insana, bir kediye, bir kitaba sarılarak ısınabilir insan. Biliyorum bulmak neredeyse imkansız, ama Murathan 95'i edinebilirseniz okuyun. Aslında bu kitap okunacak bir kitap değil. İçinde yaşanacak bir kitap. İnsanın sarılarak okuyabileceği bir kitap. Mısır Çarşısı'na benzetiyorum ben Murathan 95'i. Binlerce renk, binlerce koku, binlerce ses var içinde. diyalektik mutsuzluklar bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi terk edilmek korkusu susarsın bir silahsızlanma akşamı susarsın dudaklarında ıslıklar kanar öpülmez dudakların ıslık yarası mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü kolları bağlı hüzün olsun dört yanım ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin sonra derler haklıdır sevdası geç olur ki artık onarmaz rakılar geç olur bir yaraya rakının dağılması sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı, gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin) nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini) barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm nasıl taşıdım bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi. Şubat 1979

read more
27.10 20080

Je dis tu a tous ceux que j’aime

şiirlerin çoğu kadınlar için yazılmıştır, tıpkı şarkıların çoğunun onlar için yazılmış olması gibi... bu şiir sohetimizde bir kadına, barbara'ya yazılmış şiiri okuyacağız. ünlü fransız şair jacques prevert'in 1946'da yayımlanan "paroles" adlı kitabında yer alan bir şiir... çok defa anlatılmış olan bir "ilk görüşte aşk" hikayesi olduğunu söyleyebiliriz. hoş ve naif bir karşılaşmanın şiiridir barbara. chanson üstadı yves montand bu şiiri fevkalade güzel okuyor. muhakkak ondan dinleyin derim. şiiri okurken o sokakta olmayı çekiyor canım, o yağmur yağarken, o sundurmanın altında olmayı...  

read more
27.10 20080

Bir erik ağacının altındayken

Ülkemizde, "Başkalarının Hayatı" (doğru çeviri "Ötekilerin Hayatı" şeklindedir) adıyla gösterilen "Das Leben der Anderen" adlı filmde geçen bir Bertolt Brecht şiirini paylaşmak istiyorum. Bu şiiri filmde işittiğimde müthiş bir sevinçle dolmuştum. Çünkü bende hatıraları olan, en sevdiğim Brecht şiirlerinden biridir. Bu filmde karşıma çıkması olağanüstü bir sürpriz oldu.
Geçen sene yabancı film dalında Oscar ödülü alan Das Leben der Anderen'i izlemememiş olmayı büyük kayıp sayıyorum. Yazı konumuzun dışına çıkmamak için filme değil, şiire ve şairine doğru yüzümüzü dönelim şimdi.
Filmin ana karakterlerinden Ajan Wiesler, evini dinlemekle görevli olduğu ünlü yazar Dreyman'ın masasından yürüttüğü sarı kapaklı Bertolt Brecht kitabını akşam kendi evinde kanepeye uzanarak okur. Bu sahnede kahramanımız Wiesler, iç sesiyle şiirin ilk bölümünü seslendirir. Bu muhteşem şiirin okunduğu sahne, filmin kırılma noktalarından biri oluyor. Bu muhteşem şiir, Marie A.'ya ithaf edilmiş bir şiir. Onun hatıralarına...
Edebiyatla haşır neşir olmaktan duyduğum mutluluk, Bertolt Brecht gibi ustaların şiir evreninde yaptığım yolculuklarda en üst seviyeye çıkıyor. Brecht gibi yazarların şiirlerinde renkleri, sesleri, kokuları ve ışıltılarıyla bambaşka bir tablo durur karşınızda. Bertolt Brecht, ne yazık ki ülkemizde bir şair olarak pek bilinmiyor. Şiirseverlere Brecht'in beş ciltlik toplu şiirlerini öneriyorum ve ömür boyu garanti veriyorum! Brecht'i ölümsüzleştiren oyunları hücum ediyor belleğimin dehlizlerinden yüzeye doğru: 3 Kuruşluk Opera, Cesaret Ana, Galile, Adam Adamdır, Aslan Asker Şvayk, Kafkas Tebeşir Dairesi ve Arturo Ui'nin önlenebilir yükselişi... Epik tiyatronun babası olan bu dev, şiirleriyle her zaman sarsıcı oldu. Onu arada bir hatırlamak gerekiyor. Yolunuz Berlin'e düşerse, müze olarak gezilebilen evini ziyaret edin. Eski tip, yüksek tavanlı, hatıra dolu bir ev. Her odasında büyük bir zenginlik. Yatağının başucunda "11 ağustos 1956" tarihini okuyacağınız bir gazete. Pencereden bakınca mezarının yer aldığı mezarlığı göreceksiniz. Ve ne yaparsanız yapın, bu eve gittiğinizde hava mutlaka kapalı olacaktır.
Bu şiiri ne zaman okusam, çocukluğumdan kalma bir yara gelir aklıma. Bir erik ağacından kalan, küçük, güzel bir yara... Erik ağacının diğer ağaçlardan bir farkı da, yaraladığı yerde izini yıllarca, dallarca bırakmasıdır. Erik ağacı, sol kolumda kalmış, çocukluğumdan bana miras bir çizgi. Bu izi bulmakta her geçen yıl biraz daha zorlanıyorum. Onu seçebildikçe hatırlıyorum o sıcak yazı. Çok güzel bir yazdı. İstanbul'u özlemiştim, bunu hatırlıyorum. Sanırım insan böyle hisler içindeyken yaşlandığının biraz daha farkına varıyor...
maria a.'yı anımsarken
eylül ayının her mavi gününde genç bir erik ağacı sessizdir rüyadaymış gibi solgun ve sessiz aşk ile ağacı kollarımın arasına alıyorum ve üstümüzdeki güneşli gökyüzünde uzun süredir gördüğüm bulut vardı bembeyazdı ve çok yukarılardaydı ve yukarı baktığımda artık orada değildi
aylar geçti o günden sonra şöyle ya da böyle sessiz erik ağaçlarının hepsi kesildi sorarsan, aşka ne oldu anımsayamıyorum derim ama bilirim ne düşündüğünü yüzünü unuttum gerçekten tek bildiğim, onu öptüğüm o zaman öptüğümü de unuturdum olmasaydı o bulut anıyorum hâlâ ve hep anacığım bembeyaz ve uzak erik ağaçları belki yine çiçek açar belki o kadının şimdi yedi çocuğu vardır o bulut yalnızca bir dakika göründü başımı kaldırdığımda uçup gitmişti. **** erinnerungen an marie a. an jenem tag im blauen mond september still unter einem jungen pflaumenbaum da hielt ich sie, die stille bleiche liebe in meinem arm wie einen holden traum. und über uns im schönen sommerhimmel war eine wolke, die ich lange sah sie war sehr weiß und ungeheuer oben und als ich aufsah, war sie nimmer da. seit jenem tag sind viele, viele monde geschwommen still hinunter und vorbei die pflaumenbäume sind wohl abgehauen und fragst du mich, was mit der liebe sei? so sag ich dir: ich kann mich nicht erinnern. und doch, gewiß, ich weiß schon, was du meinst doch ihr gesicht, das weiß ich wirklich nimmer ich weiß nur mehr: ich küsste es dereinst. und auch den kuss, ich hätt' ihn längst vergessen wenn nicht die wolke da gewesen wär die weiß ich noch und werd ich immer wissen sie war sehr weiß und kam von oben her. die pflaumenbäume blühn vielleicht noch immer und jene frau hat jetzt vielleicht das siebte kind doch jene wolke blühte nur minuten und als ich aufsah, schwand sie schon im wind.

read more
27.10 20080

Hüzün erken geldi bu yıl

MURATHAN MUNGAN'ın "yedi kapılı kırk oda" kitabında bulunan "güvercin gömleği" hikayesinde geçiyor başlıktaki söz. bu kitabı öyküseverlere öneriyorum. başka bir öykü evreniyle tanışacağınızı garanti ederim. şaşırtıcı, ürpertici, içkaralayıcı, kalp karalayıcı bir öykü... insanın ruhuna çizik atan bir kurgu. murathan yine yapmış yapacağını. türkçenin saçlarını tarayan yazarımızın cümleleri gürül gürül çağlıyor bu hikayede. kıyamadım hızlıca okumaya. her sayfanın sonunda o sayfanın başına dönüyorum. hikaye bittiğinde yüzümü nereye dönerim bilmiyorum.  

read more
27.10 20080

Turgut Uyar’ın penceresi: Gök, bulut, su

Ne zaman dara düşsem; hayattan, insanlardan, düşüncelerden, şehirlerden kaçasım gelse hızır gibi yetişir Turgut Uyar. Bir şiir tutuşturur elime, tertemiz bir nefes gibi. Turgut Uyar şiiri öyle bir şiirdir ki, sanki sadece okuyanı için yazılmıştır ve sadece okuyanının çözebileceği şifrelerle doludur. Bir Turgut Uyar şiiri okurken gökyüzü mavileşir, güneş ağaç dalları arasından gülümser, kuşlar yakından uçar, yapraklar ağır çekimde düşer, sular karnesini almış bir çocuk coşkusuyla akar akar durur. "Kişiye özel"dir Turgut Uyar'ın şiiri. Okuyanı için özel olarak yazılmıştır, o kişiye özgü gizler saklıdır satır aralarında. Turgut Uyar şiirini okurken, sanki, uzun saçlı bir kız çocuğunun saçları tararım usul usul. Her Turgut Uyar şiirinde bir kadının saçları örülür bir yerlerde. Ve bir kadının saçları örüldüğünde, artık ölümcül bir silahtır. Gök, bulut, su... Turgut Uyar'ın en munis, böyle, ne bileyim... En yalvaç şiiridir bana göre... Durup dururken akla gelebilir dizeleri. İnsan bu şiiri okuduğunda ezberlenmemesi gerekecek kadar özel olduğunu fark ediyor. Hep diyorum ki, bu şiir burada kenarda kalsın, birkaç yıl sonra tekrar okuyayım. Birkaç birkaç yıl sonra bir daha, daha birkaç yıl sonra da okurum. İşte, böyle bir şiir...
gök, bulut, su senin bardağına koyduğum su o suyun rengi başkadır tut ki ığdır düzlerinde bir çadır sivas yöresinden bir ölüm ya da kaçak bir bitlis cigarası çünkü o göğün ve bulutun birlikte uykusudur seni ilk haziranda görmüştüm şapka giymemiştin çünkü yazdı zaten hiç giymezdin belki de kimin dünyayı görecek hali vardı oysa sokaklar mavilik demetleri şunlar bunlar şunlar bunlar diyorsam unutulmaz şeylerdi ha örneğin çiçekti her şeyin ilk yarısı ellerim ceplerime gitti durup dururken yani herkesin aşk aşk dediği buysa şarkı bile söyleyebilirdim bir tavanarasında çocuk gözlerindeki şaşkınlığı tadarak yani ancak günlerce koşarsam duyabilirdim aramızda ne varsa kıyıya bile inerdim anlıyor musun bir cuma günü kıyıya inmeden hiç alışkın olmadan bütün kurda kuşa börtü böceğe bir bir bakarak şimdi senin bardağına koyduğum su var ya bu suyun rengi başkadır ben ne soğuk demirciyim ne terzi kalfası ne marangoz ne bir gemi tayfası istedim olamadım o başka yani ne bulut ne gök ne çadır ve ölüm ellerimin rengi biraz kırmızı da galiba ondan

read more

    San Fran.

    19:34

    Istanbul

    21:34