Merhaba!

Bu blog’da, ben Erdal Kaplanseren’in hayatına konuk olacaksınız. Belki de o sizin hayatınıza misafir olacak, bunu henüz bilmiyoruz. Yapmanız gereken, blog bölümüne girmek ve orada hayata, insanlara, ilişkilere, izlediklerime, dinlediklerime, okuduklarıma dair düşüncelerime dalmak. Hepsi bu kadar. İyi eğlenceler.

22.01 20121

Babaanne evi: Bir rüyanın anatomisi

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Amsterdam’da, kadim dostum Ufuk’un evindeyim. Evdeki lambalar kapalı. Dışarıdan gelen kısık akşamüstü ışığı, yarı örtülü perdelerin arasından sızarak içeri buyuruyor. Eski bir koltukta oturuyorum. Küçük sehpanın üstünde ne zaman oraya konduğunu bilmediğim bir fincan kahve var. Dumanı tütüyor, öyleyse içmeliyim. Ufuk’a, “Eee nerede enstrümanların?” diye soruyorum. Gel diyor. Odalardan birinin kapısını açıyor. Kapı gıcırdıyor. Bu oda salondan da karanlık. Sanki başka bir eve açılıyor. Gözlerim ışığa alıştığında seçebiliyorum siluetleri. Ben çalgıları gözümle ararken, Ufuk elinde üç irice kitapla karşımda dikiliyor. Bir sırt çantasına koyup bana veriyor. Çantayı alırken, biri ismimi söylüyor. Çok yaşlı bir kadın. Yere serilmiş yatakta yatıyor. Bana bakıyor ama sanki görmüyor. Uzun, beyaz, düz saçları ve karanlıkta parıldayan siyah gözleri sadece aklımda kaldı. Eğiliyorum, sonra oturuyorum yer yatağının yanına. Başımı yastığının yanına gömüp, saçlarını okşuyorum. “Erdal, sen çok iyi bir çocuksun” diyor. Ben ağlıyorum. Beyaz saçlarını okşuyorum, sanki ben de beyazlaşıyorum. Ellerim beyazlaşıyor, yüzüm beyazlaşıyor, kalbim, içim her şeyim beyazlaşıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. İçim temizleniyor. Ben babaannemi hiç görmedim. Göremezdim, çünkü henüz babam çok küçükken hastalanıp ölmüş. Ve çok güzel. Bu gece, bu rüyada babaannemin evini ziyaret ettim. Onu hasta yatağında, ölmek üzereyken gördüm. Ona sarıldım, saçlarını okşadım, ellerini öptüm ve vedalaştım. Öldüğünde çok gençmiş. Ama bana yaşlı haliyle göründü. Belki benim onu ziyaret etmemi beklerken yaşlandı bu kadar. Babaanneniz sağsa, arayın onu, hemen şimdi. Kırışan elleri ve kırılan sesiyle açsın telefonu. Biliyorsunuz, çok mutlu olacak. Ben babaannemi hiç görmemiştim. Bu gece gördüm. Çok mutlu oldum.

read more
19.01 20120

Sırt-zırh

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Yatakta sırtını dönmenin yüzlerce yolu vardır. Çoğu davet edicidir, bazılarıysa ruhsuz. Bir de yanılgıya pay bırakmayacak şekilde uzaklaşmayı ifade eden bir sırtını dönmeden söz edebiliriz. Böyle zamanlarda, sırt kemikleri zırh gibidir. Ona dokunamazsınız, ulaşamazsınız. Bir kalenin surlarında dalgalanan kararlı bir bayrak gibidir. Çaresizliğin sesi çarpar kalenin duvarlarına. Kurşun kadar ağır, zırh kadar sert, kılıç kadar keskin.

read more
19.01 20120

Senza fiato

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mazi

İtalya’nın kuzeyinde, Bastiglia’da sabahın erken saatleri. Duman tüm ağırlığıyla çökmüş şehre. Hava eksilerde. Kaldığım köhne otelin kapısından adımımı attığımda, sokaklarda tek bir otomobil ve insanın olmaması beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, bu ölü şehirde ne aradığımı unutmuş olmam. Hah, evet hatırladım! Sigara almak için otelden çıktım, küçük bir market bulacağım. Belki bir kafe denk gelir, oturup sıcak bir şeyler içer, varsa bir parça da kurabiye kemiririm. Sonrasını, daha sonra düşünürüm.

read more
19.01 20120

Karton bardak

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mazi

İki sene önce, bir arkadaşımla Starbucks’ta buluşmak üzere sözleşmiştik. İşim tahminimden uzun sürdüğü için bir saat kadar geç kaldım. Uçağa yetişmek zorunda olduğu için beni daha fazla bekleyemedi. Mekana vardığımda, dışarıdaki boş bir masada, üzerinde onun ismi yazılı karton bardağı gördüm. Bardağın üzerinde, kurşun kalemle çizilmiş bir kalp ve bir uçak figürü vardı. İşinden ve sevgilisinden yeni ayrılmıştı. Birkaç hafta anca… Fırsattan istifade, bir anda bu kadar boşa çıkmışken bir süreliğine ülke değiştirmeye karar verdi. Gidiş o gidiş. Bugün aynı kafede otururken aklıma geldi. Son gönderdiği mektupta, dönmeyi düşünmediğini yazmıştı. Ben de, bir daha kahve bardaklarına desen çizme öyleyse diye azarladım.

read more
03.01 20120

Bir yolculuk, ona karar verdiğiniz an başlıyor

By: Erdal Kaplanseren Categories:Gezi

Çok az insan gezmeyi sevmez. Seyahat etmeyi, yolun kendisini sevmek ise bir başka tutku. İş veya zevk için yaptığım seyahatlerde belli hazırlıklarım oluyor herkes gibi. En önemli parçası ise bu seyahatin içine başka yolculuklar ekleyebilir miyim yönünde oluyor. Birkaç gün daha ekleyip yakındaki bir şehre geçmek, o gezinin kazandırdıklarını iki kat artırabiliyor.
Son zamanlarda tek gidiş geliş oldu seyahatlerim. En son Ağustos ayında çıktığım bir iş seyahatine 3 ülke ve 5 şehir ekleyerek yolculuk içine yolculuklar katmıştım. Benim için tarifi zor bir hazzı var bunun. Tek başıma yaptığım bu yolculuklar için favori ulaşım yolum tren oluyor. Günübirlik uzaklaşmalar da son derece enteresan olabiliyor. Paris'ten trene atlayıp Reims'e 2.5 saatte gitmek ve orada birkaç saat vakit geçirip akşam treniyle dönmek mesela. Yolculuğun kendisi, varılan yerden çok daha zaman alıyor. Bunun gibi pek çok iç seyahatim oldu. Yolu, yolculuğu seviyorum demiştim. Fırsat buldukça bunu yapmak, yeni şehirler görmek veya özlediğim bir şehre kavuşmak büyük bir olanak. Önümüzdeki ay bir iş toplantısı için Las Vegas'a gideceğim. Uçuşumu Los Angeles aktarmalı yaptırdım. Niyetim, Los Angeles'tan San Diego'ya gitmek ve orada iki gün geçirip Las Vegas'a geçiş yapmak. San Diego'ya geçişi ise Pacific Surfliner treniyle yapmak gibi çılgın bir düşüncem var. Bir seyahatin içine küçük bir yolculuk ve bir şehir daha eklemek, benim için felekten bir anı çalmak oluyor. Şayet bu planımı uygularsam, orada çektiğim fotoğrafları sizlere fotoğraf blog'um içimdekiler.com'da sunacağım.

read more
31.12 20110

Çocuk yalnızlığı

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Bir çocuğun içindeki yalnızlığı kimse anlayamaz. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve o zamanlar bu yalnızlığımızın fark edilmesini isterdik. Ruhumuzda gezindiğini fark ettiğimiz fakat adını koyamadığımız bu durumu yakınımızdaki insanların kendiliğinden anlamasını beklerdik. Bu olmazdı. Nasıl olsun ki? Çocuklar anlaşılamaz. Anne ve babası olarak her an yanında, gözümüz üzerinde, tüm ihtiyaçlarında imdadına koşan insanlar olsak da, kimse bir çocuğun yalnızlığıyla baş edemez. Çocukların ruhu erişilmezdir. Büyüdükçe ele veririz benliğimizin en gizli bölmelerini. Çocukken her şey kapalıdır. Dükkanları kapanmış bir pasajın loş duvarları kadar sessiz ve karanlık. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk dedim ya az önce... Bunu ben de soruyorum kendime: Öyleyse ne zaman unuttuk, ne zaman adını koyduk bu yalnızlığın? Yeterince büyüdüğümüzde mi? Artık aklımız erdiğine göre bir şeyleri adlandırabilir ve kendi çocuklarımıza ulaşarak bu tuhaf yalnızlıklarına son verebilir miyiz? Ne yazık ki hayır. Hiç şansımız yok. Bir zamanlar çocuk olsak da, yalnızca çocukların kapısından girme hakkına sahip olduğu bir uzayda nefes alamayız. Üstelik kendi çocukluğumuza da ulaşamayız. Çünkü artık çocuk değiliz. “İçimdeki çocuk” yalanına da artık kendinizi inandırmayı bırakın. Yok öyle bir çocuk. İçinizde anca tortular bulursunuz, o yıllardan kalmış küflü tortular. O çocuk yok, o çocuk sizin ruhunuzda silindi. Büyüdünüz ve eski bir aile albümünün sayfalarının arasında kaldı sureti. Artık isterseniz rahat bırakın anısını. Eski bir çocukluğun kimseye faydası olmaz zaten.

read more
29.12 20111

Bin özür, bir özrü kapatmaya yetmez bazen

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Özür dilediğimizde, “bunu bir daha yapmayacağım”ızın da sözünü veririz değil mi? Özrün içinde söz de bulunmalı. İki kelimede, “özür dilerim”in içinde üzüntü de, pişmanlık da, söz de var. Olmalı! Diğer halde, dilenen her bir özür, başlı başına bir “özür” olur. Özür dilemeyi alışkanlık haline getirmek en tehlikelisi. Bir insandan herhangi bir konuda ikinci defa özür dilediğimde, bu durumu enine boyuna düşünürüm. Bilirim ki, daha sonraki özürler, o affetse bile aramızdaki mesafeyi birer adım açacaktır. Özür dileriz ve bekleriz. Kabul edilmesini, affedilmeyi, her şeyin eskisi gibi olmasını umarız. Tabi her özür bir değil. Gerçekten üzgün ve pişman insanın özrü ile üzerindeki sorumluluğu atıp "tamam, bak özür diledim ya" diyenin özrü apayrı. Özrü kabul gören insanın yüzündeki o ilk anki rahatlık, hemen sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edebilme genişliği beni çok rahatsız ediyor. Karşısındaki kişiden hızlı olmamalı kişi, onu beklemeli. Özür dilemek erdemdir derler ama siz yine de bunu alışkanlık haline getirmeyin.

read more
25.12 20111

Bildiğiniz bir şey

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Size bildiğiniz bir şey söyleyeyim mi? İnsanların çoğu sahici aşka aç, sahici aşka susamış durumda. Çünkü o sahici aşkı henüz yaşamadıklarını biliyorlar. Yaşamadan nasıl bilebilirler öyle bir şeyin var olduğunu? Biliyorlar işte! Bu yüzden mutsuzlar, umutsuzlar, buruklar ve biraz kırıklar. Romanlardan biliyorlar, şarkılardan biliyorlar, şiirlerden ve filmlerden. Böyle bir şey var, birileri bunu yaşamış ve yaşıyor. Öyleyse sizin neyiniz eksik? Sanatçı olmanız gerekmiyor değil mi bunu yaşamak için? Hayır gerekmiyor. Evdeki malzemelerle kolayca yapabileceğiniz bir yemek gibi. Ölçüler bardakla, kaşıkla. Dürüst olmak gerekirse, yaşamak için değil ama anlatmak için sanırım bir nebze olsun sanatçı ruhuna sahip olmanız şart. Zira hiçbir aşk yaşandığı gibi yazılmıyor. Üstelik bahsettiğim o ağır, şiddetli, sahici aşkta figüranlar kullanamazsınız. John Osborne'un harika bir sözünü hatırlatmak istiyorum: "Aşk hakkında kendinizi aldatmaya çalışmanın bir faydası yok. Ellerinizi kirletmeden, kolay bir iş yapar gibi aşık olunmaz." Başta söylemiştim ya, size bildiğiniz bir şey söyleyeyim mi diye. Söyledim işte. Bildiğiniz bir şey. Kendinizden bildiğiniz bir şey.

read more
24.12 20110

Nefes nefese

By: Erdal Kaplanseren Categories:Hayat

Zamanı hayat birimiyle ölçmeye ne dersiniz? Uzun birimleri bir kenara bırakalım. Anlarımızdan çıkanlara bakalım. örneğin nefes. Zaman birimi olarak da bir nefese ayarlarım pek çok şeyi. Bir nefes alıp vermek kadar kısadır aslında hayatımızda en büyük kararları vermemiz. Günlerce, haftalarca, aylarca düşünmek hiçbir şey kazandırmaz. Her şey bir nefes anında olup biter. İkna oluruz, kabulleniriz, inkar ederiz, yok sayarız tek nefeste. Genellikle bu kadar kısa bir zamanda, yani beynimizi oksijenle beslediğimiz bu zaman diliminde üstesinden geliriz bizi derin ve soluksuz pasajlara sürükleyen açmazların. Bir nefes alırız -bu düşünmedir- ve bir nefes veririz -bu da anlamadır-. Derin, kaçınılmaz, üstesinden gelinemeyeceğine emin olunan. Tüm kesin kararlar bir nefes alıp vermek kadar kısa ve yakındır bize. O olmasaydı yaşıyor olamazdık. Yani o, nefes. Bir de nefes alırken içimize çektiğimiz şeyler var. Derin bir ah! veya bir koku. Kar soğuğunu solumanın bir tadı ve kokusu vardır ya... Bir de nefesle sevdiğimiz bir insanın kokusunu çekeriz içimize. O kokuyu saklarız yıllarca, on yıllarca. Belleğimizde yerini alır o koku. Eminim tanıdık geliyordur sana da. Sarılırken veya kulağına fısıldarken onu gizlice kokladığın, parfümünü içine çektiğin hiç olmadı mı?

read more
24.12 20110

Ich gehöre nicht zur Baader/Meinhof Gruppe

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

“Ich gehöre nicht zur Baader-Meinhof Gruppe”, yani “Ben Baader/Meinhof Grubu'na ait değilim”. 70’lerin Almanyası’nda, dönemin en etkili Alman sol örgütü RAF’ın (Rote Armee Fraktion) ses getiren eylemler yapmasıyla artan polis baskısına karşı, "sade vatandaşların" kendi otomobillerine yapıştırdığı bir sticker yazısı… Alman polisinin, Nazi

Almanyası’nı aratmayacak bir şiddetle, her şüphelendiği kişiyi sorgusuz sualsiz tutuklaması sebebiyle, bu sticker pek çok Alman için zaruret halini almıştı. O yıllarda büyük Alman şehirlerinin duvarlarını süsleyen bu bu aranıyor afişi, tarihin soluk bir kanıtı. Aranıyor afişinde görünen kişilerin büyük kısmı devlet tarafından öldürüldü.

read more
24.12 20111

Merhamet

En çok merhamete ihtiyacımız var. İnsanlığın yok oluşu, bu duygusunu yitirmesiyle başlıyor. Her yerde, ama her yerde. Evde, okulda, işte, dışarıda; sadece tanıyıp sevdiklerimize değil, tamamen yabancı olanlara da merhamet gösterirsek, bu hissi içimizde korursak hayat ve dünya cennete döner.

15. yüzyılda yaşamış İtalyan ressam Antonello da Messina’nın “Pieta Con Un Angelo” adlı bu tablosu, merhameti en iyi anlatan sanat eserlerinden biri. Öldürülmüş İsa’nın cansız bedenini dik tutmaya çalışan bir melek. Ağlıyor ve İsa’nın bedenini mavi bir örtüyle sarıyor. İnsanlardan merhametinizi esirgemeyin. Bazen sizin küçük bir davranışınız, bir insanın hayatını kurtarabilir; veya ölüme terk eder.

read more
24.12 20110

Kürk Mantolu Madonna

Floransa’da, Dalleria Degli Uffizi resim müzesinde sergilenen Madonna Delle Arpie adlı tablo, bize gelecekten bahsediyor. Bir insanın geleceğinden. Bazıları ona, geleceğinin yazılmış olduğunu söylüyor. Aslında yalnız değil -elbette büyüyünceye kadar-. Anneler, çocuklarından uzakta olsalar da, meleklerini görevlendirirler. Buna tüm içtenlikleriyle inanırlar. Meleklerin çocuğunu gözettiğini düşünürler. Bir anne kadar, bir başka insanın hayatını kendi hayatı gibi yaşayan yoktur. Hayat çocuktur, gelecek ondan ibarettir. Kendisinden uzakta olsa bile, çocuğunu küçük meleklerin kolladığına inanır tüm kalbiyle. Resim: Andrea del Sarto / Madonna Delle Arpie 1517

read more
13.11 20110

O kadar güzeldi ki

Aşk o kadar güzel ki, cesaret veriyor bana Hiç unutamayacağım kadar güzel bir aşk Ne zaman aşık olsam, rüzgarlar eser sanki O rüzgarlara kaptırırım her şeyimi Evet biliyorum sevgilim, biliyorum! Bunu seninle bir ömür boyu yapabilirim Çünkü bir aptal ancak anlayamaz bu güzelliği Aşk o kadar güzel ki, asla unutulamaz Şimdi sonbahar ve ben sık sık ağlıyorum Bu mevsimi bana anlatan o kadar çok şey var ki! Parkta yürüyorum ve rüzgar yaprakları hışırdatıyor Karşımda duruyorsun, parkta, dönen bir elbiseyle...

- Alain Barrière - Elle était si jolie

Serbest çeviri: Erdal Kaplanseren

read more
27.07 20111

Sana gidiyorum demeye geldim

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mazi

Sana gidiyorum demeye geldim. Gözyaşların faydasız. Verlaine'in güzelce dediği gibi, pis ayazda. Sana gidiyorum demeye geldim. Eski günler aklına geliyor, ağlıyorsun. Şimdi elveda vakti geldiğinde, bembeyazsın ve nefessiz. Evet pişmanım, sana gidiyorum dediğim için. Evet seviyordum seni evet, ama... Sana gidiyorum demeye geldim. Uzun hıçkırıkların faydasız. Verlaine'in güzelce dediği gibi, pis ayazda. Sana gidiyorum demeye geldim. Mutlu günler aklına geliyor, ağlıyorsun. Şimdi elveda vakti geldiğinde, hıçkırıyor, inliyorsun. Evet pişmanım sana gidiyorum dediğim için. Ama artık canıma yettin! Bir şarkının sözlerini bu şekilde cümleler halinde peş peşe yazmak iyi bir fikir mi bilmiyorum. Fakat bununla birlikte, gayet net farkındayım ki, Serge Gainsbourg'un bir şarkısın anlatırken işe onun sözleriyle başlamalı. Şarkının kendisini (Je suis venu te dire que je m'en vais) bulup dinlemeniz gerekiyor. (http://www.youtube.com/watch?v=--BTGqJmhow) Serge Gainsbourg’un, ne adi bir adam olduğunu bu şarkıdan da anlıyoruz. “Sana gidiyorum demeye geldim” diyen bir şarkıyı, Jane Birkin’e kayıttan hemen sonra stüdyoda dinletiyor. Şarkı başladığı an gözyaşlarına boğuluyor Jane. Bu sırada Serge, bu ağlamanın hıçkırıklarını kayda alıyor. Şarkıda duyduğunuz o hıçkırıklar var ya, bir sonbahar akşamında Paris’teki leş gibi bir stüdyoda gizlice kaydedildi. Sonuç mu? Evet, şarkıdan sonra terk etti Jane’i. Adamlar hayatı şarkı gibi yaşıyor, film gibi yaşıyor olum.

read more
09.06 20110

Fotoğraf çekmek

By: Erdal Kaplanseren Categories:Mevzu

Fotoğrafa ilgim çocukluk yaşlarımda başladı. Bir fotoğrafın izini sürmeyi, görüntünün içindeki hikayeleri, parmak izlerini, ipuçlarını, sırları çözmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Fotoğraf çekmek ise apayrı bir dünya sunuyor. Çekerken tek kişilik bir şey. O anı görmek, doğru kadrajı ve açıyı yakalayıp deklanşöre basmak arasında bazen bir saniyeden az zamanınız oluyor. Yabancı bir mahallede, yabancı bir ülkede fotoğraf çekmek ava çıkmak gibi. Bir avcının sabrıyla dolaşmak, tek bir anın izini sürmek benzersiz bir zevk sunuyor. Bir daha asla yaşanmayacak o anı yakalayıp kaydetmek ancak fotoğrafın sunduğu bir olanak. Fotoğraf çekmeye dair düşüncelerimi, Panasonic'in blog'u YakalaveCek.com'a anlattım.

read more

San Fran.

20:35

Istanbul

22:35