Teknolojiye, iletişime, gazeteciliğe ve hayata dair notlar…
Uluslararası bir iş kurup onu borsaya salmak istiyorsanız, bir yatırımcı ile konuşmanız lazım. Bu kuruluşlar yeni şirketlere devasa yatırımlar yapıyorlar ama geleneksel Venture Capitalists’in (VC) tersine, özellikle ‘dot com’lar için tasarlanmış şirketlerden bahsediyorum.
Ekibiniz mükemmel web becerilerine ya da teknik becerilere sahip olabilir. Mamafih aynı ekip pazarlama, müşteri hizmeti ya da finans konusunda hiç bir uzmanlığa sahip olmayabilir. Facebook listenize göz gezdirip işinize yaracak arkadaşlarınızla muhabbetinizi koyulaştırmanın zamanı gelmiştir.
Yatımcının size destek çıkması için merak edeceği noktaları önceden tahmin edip önlem almanız da gerekiyor. Fikrinizin gerçekten girişimci bir fikir olduğunu kanıtlamalısınız. Küresel bir potansiyeli var mı ve fikri sunan bireylerin piyasaları hakkında derinlemesine bir bilgileri var mı? Yatırımcının işinizle ilgilenme ihtimali bu soruların cevaplarına bağlı. İnsanları fikrinize yatırım yapmaları için ikna etmeye çalışıyorsanız, ev ödevinizi iyi yapmanız lazım. Araştırma yapmak ve sunduğunuz şeyin yapılabilir olduğunu kanıtlamak zorundasınız. Desteklenebilir ve kâr edebilir bir iş yaratabilirler mi? Bu iş teklifi genel bir probleme eşsiz bir çözüm sunuyor mu? Demografik tablolar neyi gösteriyor?” Bu soruları yanıtlayamazsanız, sermaye aramaya hazır değilsiniz demektir.
Fikriniz üzerine araştırmalar yapmak devasa iş planları yazmanız anlamına gelmiyor. Bir iş planı yapmak çok zahmetli görünse de, yatırımcıya sunmak dışında da size faydaları olacaktır.
Eğer bir şirkete yatırım için yaklaşıyorsanız, onlar üzerine ev ödevinizi yaptığınızdan da emin olmalısınız. Yatırım yaptıkları diğer şirketlerle konuşun, pazarlama ve halkla ilişkilerin ötesini görmeye çalışın
Daha küçük siteler reklam satma yoluyla hayatlarını sürdürebilirler. Reklam gelirleri faturalarınızı ödeyebilir. Ama her web sitesi aynı para için yarışıyor ve reklam verenler yüksek boyutlu ve kitleleri çekemeyen sitelerle ilgilenmiyorlar. Her ne kadar sitenize reklam eklemenin pek çok yolu olsa da, iş büyük isimli reklamlara gelince, telefona geçip şirketleri doğrudan aramanın daha etkili olduğunu göreceksiniz.
İster Türkiye’de, ister Avrupa’da, ister Amerika’da veya Uzak Doğu’da olsun; diğer insanların neler yaptığını, neleri iyi yaptıklarını ve nerelerde hatalı olduklarını görmek için vakit harcayın ve dünyaya hükmetme planlarınızda gözlerine batan bir yanlış olup olmadığını sormak için arkadaşlarınız ve ailenizle konuşun. Fikrinizi uygularken bu pratiğin büyük faydasını göreceksiniz. Eğer o şeyin iyi bir fikir olduğunu düşünen tek kişi sizseniz, iyi bir fikre sahip olduğunuzu düşünmek bir işe yaramaz.
Sıradaki adım ise bir prototip site yaratmak ve arkadaşlarınızın burada hata aramalarını sağlamak. Bir site yapmak için gerekli becerilere sahip değilseniz (ki pek çok site kurması zor olabilecek veritabanları kullanırlar, ya da kod yazmakta iyi olmayabilirsiniz) o zaman profesyonel bir web şirketinden yardım almayı kullanmayı düşünebilirsiniz. Siteyi ne için yaptığınıza göre durum değişir. Potansiyel yatırımcılara göstermek için kullanıyorsanız kaba bir prototip iyidir ama onu genel kullanıcılara açacaksanız biraz daha profesyonelce bir şeylere ihtiyacınız olacak.
Bir paragraf sonu uyarısı daha; sitenizi kullananların hepsinin son model bilgisayarlara sahip olmadığını düşünmekte fayda var.
İş fikriniz ne kadar büyükse, faturalar da o kadar korkutucu olur. Arka odanızdan basit bir site yürütebilirsiniz ama eğer bir alışveriş sitesi kuruyorsanız müşteri hizmeti elemanları, reklam satacak insanlar, teknik elemanlar, tasarımcılar, içerikçiler, tedarikten sorumlu insanlar bulmanız gerekecek. Bütün bunlar paraya mal olur ve büyük bir site açmanın bedeli rahatlıkla inanılmaz rakamlara varabilir. Ayrıca büyük internet işlerinin kâr sağlaması da zaman alır, bu yüzden sağlam bir dayanağa ihtiyacınız var.
Başarılı olmak için, fikrinizin gerçekten iyi olması gerekiyor. Facebook’u yeşil arkaplanla hazırlayıp milyoner olamazsınız. Ama yine de başarı kazanmış web projelerini yaşadığınız şehre veya ülkeye uyarlayarak güzel bir frekans tutturabilirsiniz. İlle de fikrinizin ilk olması gerekmez. İlk uygulandığında başarı kazanamamış veya uygulandığı yerde belli bir sınırda kalmış projeleri didikleyin; “doğru yerde ve doğru zamanda” diye başlayan cümleleri aklınıza getirin.
Para toplamaya başlamadan önce yapabilecekleriniz ve yapamayacaklarınız hakkında acımasızlık derecesinde dürüst olmalısınız. Bazı insanlar harika web tasarımcılarıdır, bazıları finans işlerinde rakipsizdir, kimisi satış işinde harikadır ama her şeyi yapabilen birini bulmak pek sık rastlanan bir durum değil. Nerede zayıf olduğunuzu bulmanız ve bu alanlarda tavsiyeler aramanız inanılmaz derecede çok yönlü olmaktan daha önemli. Yalnızca başarılı bir siteniz olduğu için, genel olarak e-iş konusunda çok iyi olduğunuzdan emin olmayın. Uzmanlığa sahip değilseniz, o konuda uzmanlığa sahip olan biriyle bağlantı kurun; uzun vadede çok yararını göreceksiniz.
İlk başlarda alabileceğiniz tüm yardımlara ihtiyacınız olacak. Yalnızca Web sayfanızla uğraşıyor olmayacak, ayrıca bir iş kurmanın tüm zahmetini de çekiyor olacaksınız. Size yardımcı olabilecek pek çok bilgiye ulaşabilirsiniz. Bulunduğunuz yerde müstakbel girişimciler için bedava kurslar ve seminerler düzenleniyor mu öğrenebilirsiniz. Özellikle üniversiteleri bu konuda kurcalamakta fayda var. Pek çok okul dersleri izleme konusunda size anlayış gösterecektir. İnsanın kendi işini kurarken neler yapması gerektiği konusuna ışık tutan kitapçıklar ve online kaynaklar bulmak da mümkün. Vergi ve benzeri sıkıcı şeylerin çaresine bakmak da önemli!
Bu size çok zahmetli bir iş gibi görünüyor değil mi, gerçekten de çok zahmetli olduğu içindir. Konuştuğum her girişimci sitesini bir araya getirmek için saatlerce uğraşmış, genelde o sırada çalıştığı işini de birlikte yürütmüş. Pek çok kişi de hayatları boyu biriktirdikleri parayı bu işe yatırmışlar. Risk almak, sosyal hayatınızdan feragat etmek ve hafta sonları Bebek Kahve’de pineklemekten vazgeçmek size göre değilse, o halde bu işler de size göre değil.
Bir siteyi iyi bir e-ticaret sitesi yapan nedir? Şu 10 adımı izleyin ve hata yapma ihtimaliniz minimuma insin:
1- Kendinizi tanıtın
Kim olduğunuzu belirtin ve referanslarınızı gösterin. Müşterileri sizden sipariş etmek konusunda rahatlatmaya bakın.
2- İyi bir izlenim bırakın
Siteniz amatörce görünürse insanlar işinizin de amatör olacağını düşünürler. Sitenize daima müşterinin bakış açısından bakmalısınız.
3- Net olun
Ürünler hakkında temiz ve belirgin bilgi sağlayın. Açık ve dürüst olun, abartmayın.
4- Zamanında gönderin
Müşterilerinize ürünün ne zaman varması gerektiğinin bilgisini verin ve bunun gerçekleştiğinden emin olun.
5- İnsanların gizliliğine saygılı olun
İnsanların kişisel bilgileriyle ne yaptığınız, nasıl sakladığınız ve diğer şirketler için erişilir kılıp kılmadığınız hakkında net bilgi verin.
6- Müşterileri güvende hissettirin
Online satış yapıyorsanız bir güvenli sunucu zorunludur. Hangi güvenlik önemlerinin alındığını açıklayın ama çok spesifik olmaktan kaçının; kötü kalplilere fikir vermesin.
7- Şüpheli şeylere erişimi kontrol edin
Çocuklar için uygun olmayan içerik ya da ürünler sağlamaktaysanız – kumar, yetişkin içeriği ve saire – sitenize genel erişimi kontrol etmeniz gerekebilir.
8- Kendinizi bu işe adayın
Gerçekçi olmalısınız; bir gecede zengin olacak haliniz yok. Uzun vadeli olarak bu işin içinde olmalısınız. Ya tamam, ya devam!
9- Güncellikten uzaklaşmayın
Müşterilerinizden tavsiye alın, başkalarının neler yaptıklarından haberdar olun ve sitenizi geliştirmeye devam edin.
10- Doğru logoyu kullanın
Eğer bir Andy Warhol değilseniz şirket logonuzu usta bir grafik sanatçısına yaptırın. Kedinin kakasıyla oynaması gibi logonuzla oynamayın, başladığınız logoyla yıllarca devam etmelisiniz
Milyarlar değerinde olabilecek bir fikriniz var ama bunu nasıl paraya dönüştüreceğinizi biliyorsunuz. Öyleyse başlangıç olarak, fikrinizi olgunlaştırmayı ve doğru biçimde sunmayı başarmalısınız.
Neredeyse herkes bir internet şirketi kurmaya başladı. Bir gazeteyi açıp da on sekiz yaşında bir gencin web sitesini milyonlarca dolara sattığını okumadığımız gün neredeyse yok ve birilerinin kulübesinde başlayıp bir ofiste milyarlarla biten internet öykülerine de hepimiz aşinayız herhalde.
İnternetten para kazanmak gazetelerin gösterdiği kadar da kolay bir iş değil ama yine de parlak bir fikri parlak bir işe çevirmek mümkün. Danıştığımız girişimlerin pek çoğu Web işi başlatmayı planlamamışlar. Genellikle web fikirleri bir ihtiyacın gözlenmesinden ortaya çıkıyor. Deneysel amaçla ve elit bir kesim tarafından kullanılarak başlayan siteler milyonlarca kullanıcı edinebiliyor.
Eğer ticaret yapmak ve babadan kalma dükkânı modern hayatın arenasına taşımak istiyorsanız çok kritik bazı önlemleri en baştan almalısınız. Sitenizin tasarımından, müşteri ilişkilerine kadar her konuda titizce sitenizi inşa ederken, şu 10 ölümcül günaha girmemeye özen gösterin:
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Hayat, bizler için bir tramvay gezisidir. Genellikle mutlu bir tramvay gezisi. Aslında bu gezinin büyük kısmını, bir yerlere yetişmeye çalışarak geçiriyoruz. O tramvayın penceresinden dışarıya bakmayı, tramvaydaki diğer yolcularla tanışıp sohbet etmeyi ihmal ediyoruz. Bir yerlerden bir yerlere gittiğimizi sanıyorken, aslında ömrümüz bu tramvayda geçiyor.
Duraklar, mevsimler, istasyonlar, seneler, meydanlar, anılar… Yolculuğun başlarında ne kadar da uzun gelmişti değil mi? Hiç bitmeyecek gibiydi. Ama işte bitti, bitecek… “Son duraklar! Lütfen çantanızı unutmayın!” Tramvaydaki yolcuların sayısı azaldı. Vatman aynasından tramvayın içini kolaçan ediyor. Siz ve birkaç kişi. Acaba onlar sizden önce mi inecek, yoksa sonra mı? Onlardan sonra inmek için dua ediyorsunuz değil mi? Bunun bir önemi yok. Çünkü o uzun tramvay yolculuğunu, o muhteşem şehir turunu bitirdiniz ve artık görecek pek bir şey kalmadı.
Son duraklarda bu defa geride bıraktığınız yol gözlerinizin önünde canlanır. Artık geri dönemezsiniz. Sadece gidiş bileti olan bir yolculuktur bu. Ne kaldı aklınızda; bu yolculuktan? Hangi sokaklar? Hangi meydanlar? Sokak kedileri? Onları görmediniz diyelim; peki ya tramvayın en yavaşladığı caddede, yolun karşısına geçmek için bekleyen o genç kız? Onu görmediyseniz ne fena. Bir çocuk parkının yanından geçtiniz mesela. Orada bir çocuk size el sallıyordu. Hatırladınız mı? O sizin çocuğunuzdu. Belki de sizin çocukluğunuz. Bunu ben bilemem. Hatırlamaya çalışın.
Belki de hepsini gördünüz. Gördünüz ve geçtiniz. Gördünüz ama hatırlamıyorsunuz. Çocukluğunuzun ne kadarını hatırlıyorsunuz? O yıllardan size kalan neler var? Belki birkaç sararmış fotoğraf, birkaç anı, birkaç boynu bükük hasret, en çok da özlem. Özleyecek kadar hatırlıyorsanız ne iyi. Çocukluğunuz sizin mi? Tamam, bırakalım çocukluğunuzu. Bu başka bir yazının konusu.
Ya dün? Önceki gün? Önceki hafta, önceki ay, önceki sene? Çoğunu hatırlamıyorsunuz değil mi? Ve o tatlı yalan yetişir imdadınıza: “An’ı yaşıyorum!” Hayat, hatırladığın kadardır. Önemli olan ne kadarını hatırladığınız mı? Belki öyle, belki değil. Ne var ki, hatırlamak istemedikleriniz çoğunluktaysa ve hayat da hatırladıklarımızdan ibaretse, yapmanız gereken tek bir şey var; bir an önce, gelecekte hatırlamaktan mutluluk duyacağınız anılar yaşamak ve bunları ezberlemek. Sizi ne mutlu edecekse, işte onlardan edinin öncelikle. Basit şeyler olsun. Basit şeyler daha iyi hatırlanır.
Tramvay turunun son duraklarında avucunuzda sadece sararmış fotoğraflar ve bir yığın heves kalmamalı. Kullanılmış biletleri pencereden rüzgara doğru savurup atarken, hatırladıklarınızla yaşarsınız. Çünkü hatıralar sizindir.
Yaş ilerledikçe, insandaki maddi etkisi manevi etkiye dönüşen bir ilişki bu. Çocukluk döneminde tek gelir kaynağımız, babanızdan veya annemizden düzenli olarak aldığımız harçlıktı. Ulaşım, yeme-içme ve benzeri ıvır zıvır harcamalarınızı bu parayla karşılardık. Bazı çocuklar, bu düzenli harçlıklarından artırarak biriktirir, sonrasında hayırlı bir iş için kullanırlardı. Hep özenmiştim onlara. Hâlâ da özenirim, ne yalan söyleyeyim.Mesleğe ilk başladığım yıllarda Türkiye’de bilgisayar dergiciliği piyasası henüz yeni yeni oluşmaktaydı. 1997 sonunda Milliyet Dergi Grubu’na geçtiğimde, şu anda yöneticisi olduğum PCnet de çok yeni bir yayın olarak piyasaya girmişti. O dönemde sektörde PC Magazine, Byte ve PC Word dergileri hakim durumdaydı. Dünya çapında yayın yapan bu üç güçlü markanın karşısına, yabancı bir yayının içerik ve marka gücünü almadan çıkmak PCnet için büyük bir cesaretti. Nitekim gelinen süreç, PCnet’in kararlılığını ve başarısını kanıtlıyor.
Bu bahsettiğim dergilerden PC Magazine, Byte ve PC World defalarca kapandı ve el değiştirdi. Geçtiğimiz sene Dünya Grubu’nda bulunan Byte ve Ciner Grubu çatısındaki PC Magazine dergileri kapatıldı. Piyasada Chip, PCnet ve PC World dergileri kaldı.
Son birkaç senedir bu üçlü arasındaki satış sıralaması Chip>PCnet>PC World şeklinde. Dünya grubu satış raporlarını biraz geç paylaştığı için, elimde PC World’un son kesin satış rakamı olarak Aralık 2009 var. Derginin Aralık 2009 sayısı 8960 adet satmış. Yılın ortalama satışı ise 7319 olarak gerçekleşmiş. Chip’in Ocak 2010 satışı 32.528 olarak gerçekleşti. PCnet’in Ocak 2010 kesin satış rakamı ise 30.665 şeklinde. (Dağıtım şirketlerinin raporundan aldığım ekran görüntüleri en altta) Her şey ortada, fazla söze gerek yok. Chip ve PCnet’in pazarda başa baş giden büyük bir üstünlüğü var.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Fotoğraftaki kişi, yaklaşık 15 yıldır görmediğim bir arkadaşım. Bir insan, 15 yıldır görmediği bir tanıdığına “arkadaşım” demeye devam edebilir mi? Bence diyebilir, hatta en yakın arkadaşlarından biri olduğunu söylemesi de mümkün. Arkadaşlık ayrı geçirilen yıllarla, araya girmiş uzak mesafelerle ölçülemez. Yıllar eskitemez, yollar bozamaz; değişen hayatlar, değişen şehirler, duvarlarda eskiyen takvimler bir şeyi değiştirmez. Her şey belirlidir, her şey yerli yerindedir.
Fotoğrafta, üzeri grafitilerle kaplanmış rengarenk bir duvara yaslanmış olarak görüyorsunuz onu. İstediğiniz kadar güzel yazı, desen ve resimlerle süsleyin, fakat -ne yazık ki- duvar yine de duvardır. O duvarın önüne bir insan koyduğunuzda, her şey değişir. Duvarı değil, resmi görürsünüz. Güzel bir duvardır artık. Üstelik duvarın arkasında da hayatlar olduğuna inandırırsınız kendinizi. Olmadığını kimse iddia edemez.
Bir insanı tanımak ve sevmek için onunla hem iyi, hem de zor zamanları birlikte geçirmiş olmalısınız. Bu deneyimlerden sonra emin olabilirsiniz duygularınızdan. Öte yandan, gerçek bir dostluğun içinde her şey olabilmelidir. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, hüsranlar da! İçine bunları koyduğunuzda dahi ona “arkadaşım” diyorsanız ve özlüyorsanız, yıllar sonra -ve yaşlandığınızda- bir kafede buluşup içeceğiniz kahvenin tadı çok daha farklı olacaktır. Anılar silikleşse de, ruhunuzda bıraktığı tat ve koku his belleğinizden gerekli olanları çağırmakta gecikmez.
Artık millerle değil, yıllarla ölçülen bir uzaklıkta kalmış şehrinin haritasını cebinde taşıyor. Semtleri, caddeleri ve sokakları farklı renkte kalemlerle defalarca işaretlenmiş, kenarları eprimiş bir harita. Böyle haritalar, ağır mektuplar gibidir… Defalarca okunmuş, defalarca yazılmış mektuplar. Her ikisine de uzun uzun bakarsınız, okumak için o özel dilini bilmeniz gerekir. Bir yol bulmak istersiniz. Eninde sonunda o yolu söyler. Mektuplarla haritaların bu akrabalığına şaşırırsınız, satırlar ve sokaklar arasında kaybolurken.
Eskimiş bir harita artık paha biçilemez. Belki çantasında taşıyordur. Bir defterin sayfalarına gizlenmiş olabilir. Bir şarkının, bir şiirin notları, notaları arasında bir yerlerde duruyordur. Şehrin haritasına baktığında binlerce mektup okur. Yol bulmaya yarayan haritaların içinde kaybolur durur.
06.12.2007 /Schiphol Havaalanı
(Bir Amsterdam yağmuru altında. Uçağın kalkmasına birkaç saat kalmışken bile, onu görebilmek umuduyla…)
Binaya geldim, asansör beklerken Beşiktaş’ımın efsane “Metin-Ali-Feyyaz” üçlüsünün Ali’siyle karşılaştım. Boynumdaki siyah-beyaz atkıya baktı ve gülümsedi. Uzun zamandır bu kadar heyecanlanmamıştım. Fotoğrafını çekme teklifimi kabul etti. Şaşkınlıktan bir şey söyleyemedim. Ne büyük mutluluk, çocukluğumun kahramanlarından biriyle karşılaşmak!
Eskiden yıldız futbolculara çok farklı, bitmez bir sevgi beslerdik. O zamanlar futbolcular da çok naif, mütevazı, güzel insanlardı. Şimdiki futbolcuların alayı çakal. Nedense günümüzde karşılaştığım futbolcular beni böyle heyecanlandıramıyor. Takımı tamamlamak için Metin’le de karşılaşmam lazım. Feyyaz’la Milliyet binasındaki asansörde karşılaşmıştım. Fakat ne yalan söyleyeyim, hiç biri Ali kadar değildi. Ali’nin yeri bambaşka.
Ah ah… Çocukluğumun her şeyi gibi futbolu da futbolcusu da farklıymış. TRT’de ücretsiz, sponsorsuz, izlerdik. Ligin isminde ne “süper” gibi dejenere bir isim vardı, ne de “Turkcell” gibi bir sponsorun adı. Çok sade ve munis bir isim. Ne severmişiz o zamanlar. Ve karşılıksız. “Biz sevinmek için sevmedik” derken de, her kaybedişle daha da büyük bir bağlıklıkla… Yani ben… Çocukça bir sevgiyle… Sadece bir şey söyleyebilmek için…
Bir zaman makinesine döndü o asansörün çıktığı iki kat. Ne olurdu bir daha yaşasaydım o yılları, Ali aşkına!
Bir derginin başarısında, dağıtıma verilen adet ile satış adedi arasındaki fark büyük önem taşır. “İade oranı” olarak nitelendirilen bu rakam, derginin satış kârlılığı konusunda da fikir verir. Biz dergiciler için, iade oranı ne kadar düşükse, o kadar iyidir. Bunca yıllık meslek hayatımda gördüm ki, yüzde 20-30′lardaki iade oranları “kabul edilebilir” olarak yorumlanabiliyor. Yüzde 40 ve üstü iade oranı ise ortada ciddi bir sorun olduğu anlamına geliyor. Bu sebepten, benim için en önemli başarı kriterlerinden biri iade oranıdır. Türkiye gibi geniş bir coğrafyaya, on binlerle tarif edilen rakamlarda dergi dağıtmak ve bu dergilerin büyük kısmını satışa çevirmek her derginin harcı değil.
Lafı fazla uzattım yine; paylaşmak istediğimiz mutluluğumuza geçeyim: Dergilerin Ocak sayılarına ait kesin satış rakamları açıklandı. PCnet’in satışı 30.700! Güzel bir rakam bu. Daha güzeli ise iade oranımız. Ocak sayımızın dağıtım adedi 35.000′di. İade oranı ise %12 olarak gerçekleşti. Doğan Burda grubunda Ocak’ın en düşük iade oranı bu. Yüksek ihtimalle diğer gruplarda da daha düşük bir iade oranı yok. Geçmiş dönem raporlarına baktığımda, diğer dergi gruplarında, iade oranı olarak yüzde 20′nin altına inmiş dergi yok. Bu sebepten açıklamakta beis görmüyorum: Ocak’ın “yok satan” dergisi PCnet oldu. Teşekkürler Türkiye! :)
Yaşadığım bu eve taşınmamdan hemen önce öğrendim, benden önceki kiracısının 32 yaşında kan kanserinden ölen bir genç kız olduğunu. Eşyalar taşınmadan önce son bir defa gelip temizlikçileri getirmem, ön hazırlığı tamamlamam gerekiyordu. Fakat aklımda hep bu düşünceler dolaşıyordu. Birkaç parça eşyası kalmıştı. Bozuk bir telefon, alışverişlerden kalma fişler, yeni alınmış televizyonun kolisi, rengi solmuş bir su bardağı, yemek siparişi verilen lokantalarının broşürleri, bir tişört, bir çift ev terliği ve ayakkabı çekeceği… Ve bir de yarısı içilmiş bir ufak rakı. Lavabonun altındaki dolabın kapağını açtığımda gördüm onu. Yarısı içilmiş bir ufak rakı! O anda içimden gelen bir çıtırtıyı duydum.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Binlerce yıl önce, vahşi doğanın içindeki kedi, en güçlü hayvan olarak gördüğü aslanın kudretinden etkilenip onun peşine düşmüş, kendine sahip saymış. Sonra bir gün, avcının biri gelip aslanı vurunca, gücün insanda olduğunu görmüş ve adamla gitmiş. Adam kediyi evine götürmüş. Evde, iktidarın adamın karısında olduğunu anlamış ve sahibinin kadın olduğuna karar vermiş. Kediler o gün bu gündür kadını sahip olarak görür ve en çok evi sever.

Kedi ve kadın arasında pek çok noktada usul bir bağ olduğuna inanıyorum. Kedilerin okşanmaktan nasıl keyif aldığını herkes bilir. Çoğu kadın da, başını sevgilisinin dizlerine koyup saçlarını okşatmayı sever. Erkekler ve kadınlar arasında saçlar üzerinden bir iletişim var. Sözüm erkeklere: Sevgilinizin saçlarını okşayın, tarayın, -seviyorsa- örün… Bunun onları ne kadar mutlu ettiğini göreceksiniz. Her ikiniz için de terapi yerine geçer.
Adamın kediyle ilişkisini, kadınla ilişkisine pek çok noktada benzetiyorum. Bir kadına nasıl bağlanıyorsa, kediye de öyle bağlanır erkek.
Bir ilişkiye son noktayı koyma, daha doğrusu “terk etme” söz konusu olduğunda, kedi ve kadın arasında bir benzerlik daha çıkar karşımıza. Bir gün gelir de, geri dönmemecesine çıkıp gittiğinde -ister bir kedi, ister bir kadın olsun- geride kalan adam için durum farklı değildir. Kedi ve kadın aynı terk eder. Giderken arkalarında, yıllar sonraya kurulmuş saatli bombalar bırakırlar. Hiç beklemediği bir zamanda adamın aklında, fitili yıllar önce ateşlenmiş, saati kurulmuş, pimi çekilmiş bombalar patlar. Kedi veya kadın… Fark etmez…
Kedi ve kadın aynı terk eder. Neden gittiklerini de bilmezler, nasıl döneceklerini de. Bu yüzden, daha büyük bir acıya razı gelip, hiç dönmemeyi tercih ederler.
Bir çeviri hatası yüzünden yıllarca “ulan ekmek bulamayan insan evlatları, kremalı meyveli pastayı nereden bulacak? Tamam dalga geçmiş ama bu kadarı da abesle iştigal ediyor. ” diye geçirmiştim aklımdan… İşin aslı öyle değilmiş!Uzun zamandır sabırsızlıkla beklediğimiz Apple’ın tablet ürünü nihayet görücüye çıktı. “iPad” adı verilen bu cihazın yenilikçi bir tasarıma sahip olduğunu söyleyebilirim. iPhone’un tablet versiyonu olarak da yorumlanan iPad, özellikle ekrandan okuma ve izleme konusunda istekli kullanıcılar tarafından ilgi görecek gibi bir hal var.

Web’i, e-postayı, fotoğrafı, videoyu ve tüm metin formatlarını düzenli olarak tüketen nesil için iPad heyecan uyandırıyor. Beni de bir hayli heyecanlandıran bu aletin hangi özelliklerini yoğun olarak kullanırım diye düşündüm ve şöyle bir liste çıktı ortaya: Web, e-posta, e-dergi/e-kitap, fotoğraf, video, müzik, not defteri, harita, adres defteri ve takvim. Ayrıca, Apple’ın uygulama mağazasında 140.000′den fazla uygulama da kullanılabilir durumda olacak. Tüm bunları halihazırda bana sunan cihazlarım var. Dizüstü bilgisayar, netbook ve iPhone ile tüm bu hizmetleri sağlıklı biçimde kullanıyorum.
Peki iPad’e neden ihtiyacım olsun? Aslına bakacak olursanız ihtiyacım yok. Çünkü henüz bir iPad sahibi değilim. İnanıyorum ki, iPad kullanmaya başladığımda, aslında böyle bir cihaza ihtiyacım olduğunu fark etmiş olacağım. :) Bazı teknolojiler ihtiyaçtan doğar, bazılarıysa üretildikten sonra ihtiyaç fikirleri çıkarır. iPad yenilikçi, enteresan bir cihaz. İçimden bir ses “onu seveceksin” diyor. Bakalım, bekleyecek ve göreceğim. :)
Gerçekten, böyle cihazların tutup tutmayacağını anlamak için kullanıcıların eline geçmesi gerekiyor. Bunun dışında, tartışmalı tahminler yapılabilir. Benim kişisel fikrim, iPad ilk etapta sınırlı bir kesim için cazip bir ürün olacak ve ilgi görecek. Yakın çevresini ve sosyal ağlar sayesinde çok daha geniş bir kitleyi düşünceleriyle etkileyebilen bu aktif kitle, iPad’le ilgili deneyimlerini ve düşüncelerini paylaştıkça pazar genişleyecek. Kullanım sırasında yaşama dokunan detayları paylaştıkça, diğer insanlar için satın alma gerekçeleri ortaya çıkacak.

Yukarıda virgüllerle ayırarak sıraladığım kullanım biçimlerini, farklı bir yüzeyde sunmayı vaat eden tablet ekran iPad’e bilgisayar diyemiyorum. Hibrit bir ürün… Eminim iPad’i evde, yolda, toplantıda ve ofiste elimden düşüremeyeceğim. Çünkü yüksek taşınabilirlik sunan, büyük bir ekran yüzeyini çok kullanışlı bir arayüzle sunuyor. Büyüleyici bir deneyim olacağına inanıyorum. Kullanmaya başladıktan sonra bu yazımı da hatırlatıp sizlere düşüncelerimi aktaracağım.
Gelelim meselenin mesleki alakasına… Başlıkta öne çıkarttığım gibi, iPad’in genelde yayıncılık dünyası için önemli bir fırsat olduğu düşüncesindeyim. Özellikle hızlı tüketilen dijital içerikler, iPad ve onun açtığı yoldan gidecek tablet ekranlar sayesinde çok daha geniş bir kesim tarafından satın alınabilecek. Dergiler, kitaplar ve gazeteler için teknolojinin çok önemli bir kıyağı olacak bu!

Yöneticisi olduğum PCnet dergisini bu sürece uyarlamak için bir süredir çalışmalar yapıyoruz. Yakında bu konuda daha net şeyler konuşabileceğiz. Daha önce Friendfeed’de paylaştığım bir konu var. Şu cümlelerle aktarmıştım düşüncemi: “Mizah dergileri dijital dergi olayına neden girmiyor anlamış değilim. Hızlı tüketilen bu yayınları dijital olarak okumak da zevkli olur. 1.5 lira mı basılı olan dergi?Tanesi 75 kuruştan veya 1 liradan hesaplayıp online dergi olarak sun, bak nasıl güzel oluyor. Baskı ve dağıtım maliyeti yok, temiz para! Vapurda, otobüste okumak isteyen yine alsın bayiden. Sırf vakitsizlikten veya yolu düşmediği için düzenli dergi alamayanlar için ideal olur. Hem geçmiş sayıları dönüp okumak da eğlenceye dönüşür. ” Bu post’u gönderdikten sonra çok verimli yorumlar girildi altına. Penguen dergisinin çizer ve yöneticilerinden Selçuk Erdem de bu konuda ilgili olduklarını yazmıştı.
Bu düşünceyi aktardığım sırada, bilgisayar ekranından bu dergilerin tüketileceği var sayımıyla hareket etmiştim. Bu düşünceyi revize etmek gerekirse, iPad gibi tablet ekranlar sayesinde dergiler çok daha geniş bir kesime ulaşabilecek. iPad sayesinde otobüste, metroda, vapurda da Penguen’i, PCnet’i keyifle okuyabileceksiniz. Dergi tüketimini pratik ve hızlı hale getirecek bu kültür, maliyetleri ve angarya süreçleri kısacağı için, içeriğe daha fazla yatırım yapma avantajı da getirecek. Bununla birlikte, okuyucu da çok daha az ödeyerek dergilerine kavuşacak. Üstelik tek tıklamayla yeni sayısına kavuşacağı için satın alma zahmeti de ortadan kalkacak. eMecmua ve Zinio gibi web dijital dergi hizmetlerini etkin biçimde kullanan biri olarak, iPad’in dergi okuma kültürüne çok büyük bir katkı sunacağını düşünüyorum. Umarım tahminlerim doğru çıkar ve basılı yayından dijital yayına geçiş sürecinde dergicilik kazanır.
Gece başınızı yastığa koyarsınız. Tek başınasınızdır. Her şeyden uzakta. Çok uzakta. Bir yabancısınızdır bulunduğunuz yerde.
Kimseyle konuşmak, kimseyi dinlemek istemezsiniz. Erkenden yatağa girersiniz. Hava yeni kararmıştır. Erkendir uyumak için. Müzik çaların kulaklığını takarsınız.
Ve her akşam yaptığınız gibi, Fuad’ı bıkmadan, usanmadan, hep aynı hüzünle, özlemle dinlersiniz. Önce Yemen’le içiniz titrer, Siresi Yarisdaran’la dalar gibi olursunuz… Canınız Mayrig ister, beklersiniz, sonlardadır o. Volor Molor’la kâh hüzünlü, kâh neşeli anılar canlanır kapakları kapalı gözlerinizde. Ve diğerleri…
Şarkılar biter. Ne gam! Başa alırsınız. Tekrar tekrar başa sarar dinlersiniz. Günleri saymaya korkarsınız.
Kimse sizi anlayamaz orada. Kimse bilmez dilinizi. O sırada, tam da orada; ne bir dost, ne bir sevgili, ne de aileden biri… Hiç kimse bilmez sebebini. Fuad’dan başka…
Hürriyet.com.tr’de az önce bir haber okudum. Başlığı “Polis, Tuğçe Kazaz’ı arıyor” şeklinde. Sanırsınız ki Tuğçe Kazaz bir suça bulaşmış ve hakkında yakalama emri verilmiş. Haberi okuyunca hiç öyle bir şey olmadığı anlaşılıyor.
Spotta durum şöyle açıklanmış: “Bir iç giyim firmasın defilesinde hemşire kıyafeti içinde seksi iç çamaşırı giyen manken Tuğçe Kazaz’ın başı dertte, polis ifade için Kazaz’ı arıyor.” Yani paniğe gerek yok.
Haberin devamını okuyunca kendimi gülmekten alamıyorum: “Başta sağlık çalışanları olmak üzere bir çok kesimin tepkisini alan Kazaz hakkında Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası suç duyurusunda bulunmuştu. Soruşturmayı yürüten Şişli Cumhuriyet Savcılığı, defileyi düzenleyen şirket yetkililerinin ifadesine başvururken; Kazaz’ın adresi tespit edilemedi. Savcılık, 16 Kasım 2009’da Emniyet’e yazı yazarak Kazaz’ın adresinin tespit edilip ifade vermeye çağrılmasını istedi.”
Bu işte büyük tuhaflıklar var. Bir defa bir şikayet yapılacaksa, seksi hemşire kıyafetini giyen model değil, defileyi düzenleyen eden şirket bunun muhatabı olmalı. Laf olsun haber dolsun işte… Aynı konuyu başka sitelerden okuyunca anlıyorum ki, sendika aslında moda şirketini dava ediyor. Fakat kurnaz site editörleri kasıtlı olarak “Tuğçe Kazaz’a dava açtılar” diye haberi manipüle ediyor.
İnsanların komplekslisi oluyor ya, esas şirketlerin ve meslek gruplarının kompleksleri daha eğlenceli. Kapıcılarla ilgili bir espri yapılır, kapıcılar federasyonu dava açar bizi rencide ettiler diye; hamam filminde iki erkek öpüşür, hamamcılar birliği basın açıklaması yapar; hemşire kıyafeti temalı defile yapılır, hop sağlık çalışanları atlar…
Ben bu kadar ezik, bu kadar kompleksli bir insan topluluğu görmedim. Haberdeki fotoğraf galerisine dikkatli bakılırsa, Tuğçe Kazaz’ın üzerinde hemşire kıyafeti varken, diğer modellerde pilot, asker, hostes vb meslekten insanların kıyafetlerine çağrışım yapılmış.
Bu ülkede insanlar, şirketler, meslek gurupları bu kadar tahammülsüz, bu kadar ezik oldukça, ne modada ilerleriz, ne sanatta, ne de bilimde. Yahu biraz rahat olun be kardeşim. Tüm dünya insanlarının zihninde on yıllardır var olmuş bir ortak algı var: Hemşirelik ve hosteslik en seksi mesleklerdir! Bu kadar ya… Bunu değiştiremezsiniz. Bu defile, Tuğçe Kazaz’ın kıyafeti filan bir şeyi değiştirmez.
Ayrıca kişisel fikrim, gayet hoş bir kreasyon olmuş. Kim yaptıysa ellerine sağlık. :)
2000 yılında, Doğan Burda Rizzoli’de “.net” dergisinin yayın yönetmeni olarak çalışırken, borsanın coştuğu zamanlardı. Ekonomist dergisi rekor üstüne rekor kırıyordu. Aylık yönetim toplantısının gündemi, Ekonomist’in o haftaki üretim adedini belirlemekti. Çünkü 100.000 gibi bir adet vardı gündemde. Hesaplardan sonra, 100.000 adet üretim kararı çıktı.
Neşe içinde büyük toplantı odasından çıktık ve gördüğümüz manzara bizi şaşkına çevirdi. 1 saat önce her şey yolundayken, bir anda bembeyaz olmuştu dışarısı. Üstelik sonraki günler için de havanın karlı olacağı söyleniyordu.

Henüz toplantı odasının kapısındayken gerisin geri içeri girdik ve üretim adedi revize edildi. Kar bütün hesapları bozmuştu. Çünkü dergi satışlarının büyük kısmı İstanbul’dan geliyor. Yoğun kar olduğu zamanlarda insanların öncelik sıralamasında “dergi almak” epeyce gerilere düşüyor. Belki bu durum bir aylık dergi için çok büyük sorun teşkil etmez. Fakat bir haftalık ekonomi-borsa dergisinde bir günün büyük önemi var.
O dönemden sonra ne yazık ki 100.000 adet üretmek gibi bir gündem oluşmadı. Haftalık dergi tarihinde aşılması zor bir rekora imza atacaktı Ekonomist. Bu durum, Ekonomist dergisinin farklı rekorlara imza attığı gerçeğini değiştirmiyor elbette. :) İstanbul’u kuşatan karlara bakarken aklıma gelmiş, 10 yıl öncesinden bir anıyı paylaşmak istedim…
CES’in basın odasındayım ve dünyanın dört bir yanından gelmiş meslektaşlarıma bakıyorum… Genellikle 30-35 yaş arası insanlar…
Düşünüyorum da, çoğuyla aynı kuşaktan olmamız tesadüf olamaz. Teknolojiyi iyi bilmek, iyi anlatmak için yeterli değil. Hayatın içindeki teknolojiyi analiz edebilmek ve bilinmesi gerekenleri en anlaşılır haliyle sunabilmek, bilgi ve tecrübe gerektiriyor. Tanıdığım en iyi bilişim hukukçularından, dostum Başak Purut’un, kendime en yakın bulduğum meslektaşlarımdan M. Serdar Kuzuloğlu için söylediği, “Bu işleri en iyi bilenlerden olmasından çok, bunları en iyi anlatandır benim gözümde” sözünü de bu noktada alıntılamam gerekiyor.
80′lerde çocuk olan ve teknolojinin hayata ilk gerçek yansımalarına yakından şahit olanlar, devinimin her anını takip ettiler ve bence dönüşüme bu denli yakın olan bu kuşak, teknolojiye dair her konuda bir şekilde işin içinde oldu.
Çoğu insan 90 sonrası çocuklarına “internet kuşağı” dese de, “eski ve yeni”yi bilen, değişim sürecini yaşayan ve her anına tanık olan kuşağım çok daha şanslı bence…
CES salonlarında turlarken, ilginç bulduğum stantlarda uzunca süre vakit geçiriyorum. Çok renkli ve sesli gösteriler sunan stantlar dikkat çekiyor. Bu stantlardan birinde ilginç bir tesadüf gerçekleşti.
Normalde insanların yaka kartlarını pek okumam, fakat algıda seçicilik bu olsa gerek; bir fuar ziyaretçisi kızın soyadı dikkatimi çekti. “Kaplan” yazıyordu yaka kartında soyad olarak. Tam yürümeye devam ederken, bu defa diğer Kaplan benim yaka kartımı fark etti. Karşılıklı olarak şaşkın bakışlarla birkaç saniye tutukluk yaşadıktan sonra el sıkışıp tanıştık. Detroit’ten gelen Shelby ve Jerry Kaplan, baba-kız Las Vegas’a CES için gelmiş, dolaşıyorlar…
Türkiye’den geldiğimi ve bizim dilimizdeki “Kaplan”ın ne anlama geldiğinden bahsedince şaşırdılar ve mutlu oldular. Sonra da karşılıklı fotoğraflar çekildi, vedalaşıldı. Bu tatlı, güzel anıdan geriye işte bu fotoğraf kaldı. :)
Dünyanın en büyük teknoloji etkinliklerinden biri olan Consumer Electronic Show (CES) bu sene bilgisayarcıların şovuna sahne oluyor. Pek çok bilgisayar üreticisi yeni ürünlerini, CES’te görücüye çıkartıyor. HP’nin merakla beklenen Tablet PC modelinin yanı sıra, Toshiba ve Lenovo da ilgi çekici ürünler tanıtıyor. Yeni ürünlerin ortak özelliği, “taşınabilirlik” konusundaki yenilikçi yaklaşımları.

“Bilgisayarlar daha ne kadar küçülebilir ki” diye düşünürken, son yılların alışıldık netbook konseptinden kopup farklı bir tür oluşturan ultra taşınabilir modellere çok daha küçük ve yetenekli modeller eklendi. Mobil cihazların boyutunu, kapasitesini, pil ömrünü, ağırlığını ve performansını etkileyen işlemci platformu tarafında Intel’in söyleyeceği sözler var.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Gazete ve dergi tüketiminin disiplinleri çok farklı. Gazete satışında da şüphesiz manşetin ve promosyonun etkisi büyük; ancak gözü kapalı gazete almak da çok yaygın. Bayiye gidersiniz, istediğiniz gazetelerin adını söylersiniz ve alırsınız. Fakat dergide durum tamamen farklı.
Düzenli veya düzensiz alınan haftalık veya aylık dergilerde, kapak ve promosyon duyarlılığı okuyucu nezdinde çok daha yüksektir. Okuyucunun dergisi satın alması için biz dergiciler türlü çabalar sarf ediyoruz. Kapak tasarımını etkileyici kılacak görsel çalışmalar yapıyoruz. Ayrıca promosyonlarımızı da göze hoş gelecek biçimde dergi poşetinin ön yüzünde sergiliyoruz. Kullandığımız başlıklar hem konuları iyi ve etkileyici biçimde ifade etme güdüsünü içeriyor, hem de tüketicileri almaya yönlendirmeye çalışıyor.
Tüm bu çabalar ve organizasyonlar okuyucunun dergiyi ilk görüşte merak etmesi ve inceledikten sonra satın almaya yönlendirmek için. Gelin görün ki, ülkemizdeki satış kanallarının durumu içler acısı. Son yıllarda sayıları artan büyük marketler ile kitap ve müzik mağazaları sayesinde neyse ki dergilerimizi ferah stantlarda sergileyebiliyoruz. Çünkü sokaktaki bayide bırakın dergi kapağını göstermeyi, orada varlığınızı hissettirmeniz bile çok zor.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Sizin yirmili yaşlarınızda kalan, unuttuğunuz bir şey var mı? Benim var. Hep çok sonra hatırlarız bunları. 20′li yaşlar dediysem, ilk yıllarını kast ediyorum aslında. O yıllardan alacaklıyım. Unuttum, fark etmedim, bilmiyordum…
Geri dönüp toplayamazsınız, artık çok uzaklardadır yirmili yaşlar. Evden, kısa süre kaldığımız otel odasından veya iş yerinden filan, toplanıp çıkarken içimizi bir anlığına kaplayan, “bir şeyleri unutmuş olma” hissi… Bu duygunun hayata yayılmış halini tasavvur edin. Sonra da dönüp eski fotoğraflara bakın. Yirmili yaşların mutlu, umutlu, tatlı fotoğraflarına. Ah o tatlı yıllar… Bu fotoğraflara bakarken, -ki benim için 10 sene öncesinde kalmıştır o zamanlar- içim ezilir. Özlediğim zamanlardır yirmili yaşlar. Sanki o yaşlarda unuttuğum bir şeyler vardır. Yaşanması, yapılması, söylenmesi gereken bazı şeyleri -o şeyler neyse artık, törpüler bizi- unutmuş hissindeyizdir. Ne olduğunu bilemeyiz. Sadece varlığından haberdar eder bizi. Sır vezmez bazı duygular.

Denizin kıyısına vurmuş çöpler gibi. Yıllar sonra çıkar belki karşımıza. O zaman içinizden bir gemi geçer. O gemide el sallamaktadır belli belirsiz birileri. Yirmili yaşlar artık çok uzaktadır. Yenik bir komutanın, sağ kalan askerlerine “geri çekilin” emrini vermesi gibi çekiliriz kendi zamanımıza. Bize kalan tek şey yaşamakta olduğumuz zamandır. Geçmiş zaman, zaman değildir aslında.
Charles Aznavour’un en sevdiğim şarkılarından biri bu hikayeyi anlatır. “Daha dün, yirmi yaşındaydım” diye başlar. Jean-Marc Vallée’in 2005 yapımı C.R.A.Z.Y. adlı filminde, babası Zac’a yirminci yaş gününde bu şarkıyı söyler (daha doğrusu pikapta çalan Aznavour’a eşlik eder) ve “Bu şarkı senin için yazılmış” der. Aslında bu şarkı 20′li yaşların o hoş başıboşluğu, o tatlı serseriliği, o özlenen tazeliği için de yazılmıştır. Zac için ve yirmili yaşlarına, uzaklaşan bir gemiye el sallar gibi bakanlar için…
Ne tesadüftür ki, bu şarkının süresi tam olarak 2 dakika 20 saniyedir…
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Türk medyamızın iflah olmaz bir “seri katil özlemi” var bilmem farkında mısınız? İstiyorlar ki seri katiller çıksın, toplum çalkalansın, korku ve heyecan gırla gitsin. Art arda birkaç cinayet işleyen katilleri seri katil olarak gösterme çabası medyada eski bir hikaye. Özellikle gazeteler ve haftalık haber dergilerinde böyle bir davranış bozukluğu var. “İlk yerli seri katil” başlıklı haberleri anımsayalım…
Medya can atar cinayet hikayelerine. Ülkemizde olmamasını da büyük bir kayıp olarak görür alttan alta. Toplumsal deliliğimizin neden o boyutlara varmadığına hayret eder bu kanlı kalemler. “Türkiye’de neden seri katil yok” sorusunu yöneldirler, toplumsal zekamızı tartarken. Seri cinayetler işlemeyi, insan canını alma ustalığını bir zeka ölçeği olarak kullanırlar. Fakat güncel cinayet olaylarında, katilin bir türlü yakalanamamasında bu zeka göndermesini bulamayız. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Yeni taşınılmış evdeki ilk gece misafirlik gibidir. Duvarlara yabancısınızdır, pencereden baktığınızda gördükleriniz tanıdık değildir, komşular hakkında hiçbir fikriniz yoktur. Eşyalarla dolu koliler yığılmıştır bir kenara, acil kullanımlık malzemeler çıkarılmıştır sadece. Bir huzursuzluk, bir karmaşa hakimdir. Evde bilmedik bir rüzgar, adı konulamayan bir sıkıntı vardır. Yağmur sancısı gibi bir sıkıntı. Yeni evinizi sevmiş olsanız da, eski evin sıcaklığını özlersiniz o ilk gecede. Eski evinizdeki tüm eşyalarınızı almışsınızdır. Fakat oradan sökemediğiniz pek çok şey olduğunu da iyi bilirsiniz. Örneğin duvarlara, pencerelere, tavanlara sinmiş olan hatıralar… Duvardan kaldırdığınız çerçevelerin ve saatin arkasında kalan iz… Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Arkadaşımla sohbet ederken, konu bir ortak tanıdıktan açıldı, ondan nefret ettiğini söyledi. Ben de arkadaşıma “senin hayatında önemli bir yeri var öyleyse” dedim. Çünkü nefret duyguların şahıdır. Bir insandan nefret etmek, onu hayatının epeyce mühim bir köşesine koymak anlamına geliyor. “Aşk”la karşılaştırmak mümkün. Pek çok zaman birbirlerine bağlanabiliyorlar. Veya bir arada yaşadıkları da oluyor. Bununla birlikte, nefret bence aşktan daha “koyu” bir duygudur. Murathan Mungan’ın “7 Kapılı 40 Oda” kitabında Kan Kalesi adlı hikayeyi okuyanlar, nefretin nasıl derin ve mühim bir his olduğunu hatırlayacaktır. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan bir baba-oğul varmış. Baba tarlaya çalışmaya gittiğinde, oğlu da onunla gidermiş. Baba çalışırken, oğul geniş dallara sahip bir ağacın gölgesinde tek başına oyun oynar, babasını izler, ona su, ayran filan götürürmüş. Güneşin incecik ışıklarıyla dallarının arasından indiği ağacın serin gölgesinde birlikte yemeklerini yerlermiş.
Baba oğluna bir gün denizi anlatmış. En yakın deniz yaşadıkları köye çok uzakmış. Askerlik yaparken görmüş babası. Oğluna güzelleyerek anlatmış denizi. Çocuk kocaman açtığı gözleriyle dinliyormuş babasını.
Aradan günler geçmiş. Çocuk hep babasıyla gidiyormuş tarlaya. Ne zaman babası yemek için ağacın dibine gelse, çocuk “baba, denizi anlatsana” diyormuş. Babası da her defasında, ilk seferki gibi heyecanla anlatıyormuş. Çocuk, her seferinde, yeni duyuyormuşcasına dikkatle bakıyor ve dinliyormuş denizin güzelliklerini. Babası denizi o kadar güzel anlatıyor, o kadar iyi süslüyormuş ki, çocuk için bir efsane, mucizevi bir doğa harikası halini almış deniz.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
Henüz çocukluktan delikanlılığa ilk pedallarımı çevirdiğim dönemde, kırmızı tekerli BMX bisikletimi İstanbul’da bırakıp yazlığın uzak yolunu tutmuştum. Sıcak bir yazdı. Çok sıcaktı. Dünya Kupası maçları İtalya’da oynanıyordu. 1990 senesinin o sarı yazında tenim sarışınlaşmıştı sanki. İlk kez evden bu kadar uzaklaşıyordum. İlk günden özleyeceğim belliydi. İstanbul’u, evi, bisikletimi, sokakta top peşinde koştuğumuz arkadaşlarımı…
Ne diyorum bakın, çok sıcak bir yazdı. Söylemiş miydim? Olsun. O yaz Kamerun Dünya Kupası’nın yıldızıydı. İki katlı o ahşap kır evinde belli ki canım sıkılacaktı. Dışarı çıkmak, komşu çocuklarıyla tanışmak istemeyecektim.
Benim bu yaz gezisinde ilk tanıştığım kişiydi o. Bal rengi gözlerinin içi gülüyordu bana bakarken. Belki de hep gülüyordu. Ama ben onu hep bana gülerek bakarken hatırladım. Sağ yanağındaki minik gamzesi, özenle taranmış ve tokayla bağlanmış saçları, incelikli giyimiyle çıtı pıtı bir kızdı. Konuşmasıyla, giyimiyle, davranışlarıyla, gülüşüyle, her şeyiyle farklıydı. Sanki oraya ait değildi. Sadece bu bile yeterdi onun etrafında dolanmam için. Benden 8 yıl büyüktü ve o yaşlarda 8 yıl demek bir çocuk için ömrünün yarısından fazlası anlamına geliyordu. Ona “abla” diyordum. Birlikte dolaşıyorduk. Onunla bahçede ağaçlar arasında dolaşırken bir erik ağacının dalına kaptırmıştım kolumu. Sol kolumda güzel bir yara izi bıraktı o erik ağacı. Bir erik ağacının yarası kolay kolay silinmez.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
YAŞ ALDIKÇA şehirlere olan düşkünlüğüm, onlara yüklediğim anlamlar artıyor. Eh, yeni şehirler tanımanın da bunda etkisi var muhakkak. O şehirde ne kadar vakit geçirdiğimin de çok önemi yok üstelik. Bir şehri özlemek… O şehrin sokaklarına ne kadar anı serpiştirdiğim, ne kadar fotoğrafını kaydettiğim, ne kadar yüzle yüzleştiğimle ilgili bir şey…
Şimdi sizlere özlediğim şehirlerden bahsedeceğim kısa kısa. en yakınımdaki iki şehirle başlayacağım. Sonraki yazılarımda uzak şehirleri yazacağım. O şehirlerin aklımda bıraktığı tortuları, ruhumun pasajlarındaki tozlu sinema salonlarının yankılı sahnelerini anlatacağım.
ÇOK BİRİKTİRDİĞİMİZ, yıllarca farkında olmadan çoğalttığımız bir kendini bırakma ihtiyacı vardır ya hani; bilmeden taşımışızdır. İşte orada, yani tam da o sarsılarak, boğularak, ölerek, çıldırarak ağlamada hissedilen bir garip huzur vardır. İç dökmenin bitimine doğru, derin iç çekme, tertemiz bir nefes alma sırasında… Bu bahsettiğim hüzünle karışık huzur var ya, öylece, ansızın gelip geçer içimizden. Biraz daha dursun isteriz, durmaz gider. Vakti yoktur.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
LİZBON’DA ŞEHİR turu yapan tramvaylar çok şey anlatır. Tüm diğer tramvaylar gibi… Hep başka yerlerden geçecekmişçesine izlersiniz etrafı. Camını üste doğru kaldırıp başınızı camdan uzatırsınız, okyanustan gelen rüzgarın tuzlu ve yosun kokulu esintisi yüzünü okşar. Sanki uzak adalardan selam getirmiştir bu rüzgarlar. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
2007 SONBAHARINDAN beri pek çok Avrupa şehrinde bizim “puşi” dediğimiz giyim aksesuarları moda. Özellikle gençlerin boynunda görmek mümkün. Kimi tamamen boynuna doluyor, kimi kaşkol gibi sarıyor, bazısı da öylece asıyor. Sokak modasının önemli bir parçası haline geldi. Gri, yeşil, mavi, pembe gibi hoş renkleri var. Kumaşı da geleneksel puşiler gibi kalın değil. Ülkemize bu moda sonbaharda geldi. Fakat pek tutmadı. Halbuki özellikle Güney Doğu Anadolu, Güney ve Güney Batı illerinde yerel halk tarafından yaygın olarak kullanılıyor. Ege’de de çiftçilerin kullandığını biliyorum. Toplumumuza yabancı değil yani. Eylül 2008′den itibaren bir heyecan oluştu aslında, sıkı bir moda akımı başlayacak izlenmine kapılmıştım. Fakat hiç de beklediğim gibi olmadı.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
HERHANGİ BİR nedenle yabancısı olduğunuz bir şehre yolunuz düşer. Orayı tanımak için müzelerini, tarihi yerlerini, doğal güzelliklerini dolaşmak gelir değil mi hemen akla. Fakat konumuz, işte bu amaçlı dolaşmaların harcinde kalma durumu. Hele hele dili de yabancı olan bir memlekette iseniz tadından yenmez. Bambaşka bir dünyadır o zaman. Caddeler, binalar, otomobiller, insanlar, vitrinler, kediler… Hepsi size yabancıdır.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
MURATHAN MUNGAN, şiirine her kitabında ve devrinde bakım yapabilmiş bir şair. çok fark edilmese de, “eteğimdeki taşlar” adlı şiir kitabıyla okurlarına çok değerli bir hediye sunmuştu birkaç sene evvel. çünkü şimdiye kadar -derleme kitaplar hariç- böylesi kalın bir şiir kitabı yayımlamamıştı. içinde bir ömür var. okuduktan sonra anladım ki, Murathan Mungan bize bölünmüşlüğünü, belki de şiir gezegenindeki mevsimlerini özetliyordu bu kitapta. dinginliği, deliliği, aşkı ve nefreti gösteriyor bu şiirler.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
KENARA DÜŞTÜĞÜM notların arasında “aşk”a dair pek çok tanım var. Bunlardan bazılarını seçtim. Çalışmalarımda yer vereceğim bu tanımların burada yayımlama sebeplerimden biri, olası intihallere karşı, siz okuyucularımı şahit gösterebilmek. Pek çok yazımın değişik eserlerde kullanıldığını gördükten sonra bu konuda daha titiz davranmaya karar verdim. Bu tanımlardan bazılarını sevecek, bazılarını uydurma bulacaksınız belki de. Bir okuyucumun “siz aşk hakkında çok şey biliyorsunuz sanırım” mesajı üzerine, “hayır, çok iyi bilseydim bu kadar uğraşmazdım tanımlamak için” yanıtını göndermiştim. Şu ana kadar yazdıklarımdan bazılarını ben de çok sevdim. En hoşuma giden aşk tanımım ise ilk maddede yer alıyor. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
BAZI FOTOĞRAFLAR çekildikleri döneme ilişkin hatıralar yüklenir, içlerinde alakalı görüntüler olmasa da… bir fotoğraf çekersiniz, o dönemin ruh halini çok güzel yansıtmaktadır, yıllar sonra bu kareye baktığınızda, o dönemin iklimi canlanır belleğinizde.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
SON ZAMANLARDA en çok dinlediğim şarkıcılardan biri Jay-Jay Johanson. Ondan bahsetmek istiyorum biraz… Melankolik olduğu kadar görkemli bir sese sahip leziz bir şarkıcıdır benim nazarımda. şarkılara göre tutumunu belirleyen bir adam. ses rengi diye bir şey var ya, bu adamın sesi rengarenk. portishead’in üzerine kaymaklı kadayıf niyetine dinlenebiliyor (veya tam tersi)… bu adamın şarkılarını ipod’umdan dinlerken, nereden başladığımı bilmediğim düşüncelere dalıyorum -ki bu hayra alamet değildir-. ve nedense hep sonbaharlarda gelip buluyor beni böyle adamlar ve kadınlar. (blonde redhead, portishead, björk vb örneklere zaman zaman değineceğim.)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
14 SENE filan önce, ortaköy’de bir kafede ince bir soğuktan kaçıp ince belli çay bardaklarının sıcaklığında huzur ararken geldi oturdu masamıza optik başkan. tabi bilmiyorum onun optik başkan olduğunu. yanında bir arkadaşımla birlikte geldiler yanımıza. sonra elini ahenkli biçimde sallayarak konuşmaya başladı bu siyah paltolu adam. muhabbeti güzeldi. sanki o beni tanıyordu yıllardır da ben hatırlamamıştım. o denli içten, o denli coşkulu. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
paris’in göğünün altında… sinir bozucu biçimde düz bir alan üzerine kurulu şehirlerin böyle bir haleti ruhiyesi vardır. o şehirdeyken, göğünün altında hapis gibisinizdir. her yer gökyüzüdür.
paris işte böyle bir şehir. tıpkı berlin gibi, amsterdam gibi, izmir gibi, londra gibi, prag gibi, budapeşte gibi, barselona gibi eskişehir gibi… ama istanbul hiç öyle değil. lizbon da öyle değil. ve daha pek çok güzel şehir öyle değil. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
yeni yazılar bulamıyorsam, sıklıkla eskilere dönerim. bu eskiler arasında, john berger’ın kitapları geniş bir yer tutuyor. kitap mabedimin en büyük dervişlerinden biri o. ve sanki yaşlandıkça kalemi daha narin, daha hüzünlü ve kırılgan oluyor. john berger’ın her bir kitabını size uzun uzun anlatabilirim, yazabilirim. şimdi biraz son kitabından konuşmak istiyorum, john berger’ın kurtardığı mektuplardan… ne zamandır böylesine sarsıcı bir metin arıyordum. buldum. doğrusu bu kitap ülkemizde takvimine uygun bir zamanda çıktı. mektuplarda hakim olan renkleri etrafta da görelim diye olsa gerek. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
kazım koyuncu’nun içli, hüzün dolu bir şarkısı var “gyuli çkimi” adında. sözlerinin yakıcılığı kazım’ın sesine de vurur. dinleyeni bir yolculuğa çıkarır. muhakak dinleyin derim eğer bu şarkıdan habersizseniz.
tutun ki bir sandala binmişsinizdir. yavaşça ilerlersiniz durgun denizde. elinizi suya daldırırsınız, şarkı çalmaktadır, kazım’ın sesiyle kürekler çekilir. sanki kanınız çekilir.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
gazetelerin ilk sayfalarını okurken dehşete düşüyorum çoğunuz gibi. her ülkede karşılaşılabilecek türden olaylar bir kısmı. kendimi bir açıkhava tımarhanesinde hissetmeme sebep olan ülkemize özgü olaylar asabımı bozuyor. bugün taraf’ta okuduğum bir haber kanımı dondurdu. iskenderun’da bir aile; anne-baba-nine-dede şeklinde bir işbirliğiyle 4 aylık bebeklerini öldürerek dereye attıkları iddasıyla tutuklanmış. haberdeki ifadeleri okudukça kan beynime sıçradı.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
pek çok erkek için, delikanlılık yıllarında uzaktan uzağa aşık olduğu kızı evinin civarında beklemek, yolunu gözlemek veya bir başka yerden onu evine kadar takip etmek türlü maceralara sebep olmuştur. mutlaka platonik bir aşk olmak zorunda değil bu. erkek için, sevgilisi olan kızın mahallesi aynı tehlikeleri barındırır. en son 80′lerde hüküm süren ve 90′ların ortalarında azalarak biten mahalle delikanlısı konsepti için gayet normal davranışlar bunlar. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
cemal süreya’dan bahsedildiğinde, güzel aşk şiirleri yazdığı söylenir. bana kalırsa cemal süreya aşk şiiri değil, âşık şiirleri yazmıştır. şiirinde aştan ziyade âşıktan, âşıklardan bahseder. derim ki, aşkı anlatmanın en güzel yolu, âşığı anlatmaktır. cemal süreya ile ilgili çok şey anlatılabilir. zira çok zengin, renkli, curcunalı bir hayat sürmüş bir abimiz. bazı insanlara, arada ne kadar büyük saygı-hürmet denizleri olsa da, “abi” diyebilmek bambaşka bir samimiyetin eseridir. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
BAZI ŞİİRLER ömrümüze yayılacak kadar geniştir. Hayatımızın her döneminde farklı bir yankısı, yansıması vardır. o şiiri hayatımıza tuttuğumuzda bambaşka renkler yansır kristalinden. böyle şiirler biriktirdim hayatım boyunca. bir kenara koydum. farklı zamanlarımda, hayatımın farklı dönemlerinde okumak için.
şiir dünyamın ölümsüz dervişi, güzel bakışlı, güzel yüzlü şairi nazım hikmet’in böyle şiirleri var. bunlardan biri “masalların masalı”.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
HAYATIN PEK ÇOK acı gerçeğini deneyimlemeden bilemiyoruz. Dışarıdan bakanlar için bu yaşam deneyimleri küçük sıyrıklarla atlatılabilecek bir trafik kazası görünümünde olsa da, kişi için durum farklıdır. Bir arkadaşınızla buluşursunuz, birer fincan kahve ve kek sipariş edersiniz oturduğunuz kafede. Bir ortak arkadaştan söz açılır, nasıl iyi mi diye sorarsınız, “Bilmem, iyidir herhalde” sözü her şeyi anlatıyordur. İki insanın artık beraber olmadığını böyle soğuk kanlı bir cevapla aldığım zamanlar oldu. Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
MURATHAN MUNGAN’ın en güzel şiiri hangisidir diye bana sorulursa vereceğim cevap Diyalektik Mutsuzluklar olur. Bu şiir ilk olarak Murathan 95 kitabında yer almıştı. Sonralıkla, şairin “Doğduğum Yüzyıla Veda” adlı seçme şiirinlerden oluşan kitabında da yer aldı ve bu kitap Murathan’ın daha meşhur olduğu bir dönemde çıktığından epeyce tanındı.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız »
şiirlerin çoğu kadınlar için yazılmıştır, tıpkı şarkıların çoğunun onlar için yazılmış olması gibi… bu şiir sohetimizde bir kadına, barbara’ya yazılmış şiiri okuyacağız. ünlü fransız şair jacques prevert’in 1946′da yayımlanan “paroles” adlı kitabında yer alan bir şiir… çok defa anlatılmış olan bir “ilk görüşte aşk” hikayesi olduğunu söyleyebiliriz.
hoş ve naif bir karşılaşmanın şiiridir barbara. chanson üstadı yves montand bu şiiri fevkalade güzel okuyor. muhakkak ondan dinleyin derim. şiiri okurken o sokakta olmayı çekiyor canım, o yağmur yağarken, o sundurmanın altında olmayı… Yazının tamamını okumak için tıklayınız »