Az önce, geçen hafta bir sahaftan sipariş ettiğim Edip Cansever kitabı geldi. Mümkün olduğunca eski basımları sahaflardan topluyorum. Cansever’in pek çok kitabının ilk basımlarını edindim. Fotoğrafta gördüğünüz kitap, toplu şiirlerden Yerçekimli Karanfil’in giriş sayfası. Fotoğrafta gördüğünüz notla karşılaştığımda yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Hemen sonrasında, mutluluk yerini derin bir hüzne bıraktı. Gördüğünüz sayfanın öncesinde, Buket’in soyadı ve şehri de yazıyor. İnternet sayesinde kendisini bulmam çok kolay oldu. Bilmiyorum, belki haber veririm, belki vermem.
Bir kitabı güzelleştirmek istiyorsanız, giriş sayfasına kendinize göre notlar alın. Bir gün o kitap hiç tanımadığınız bir insanın eline geçtiğinde, o notların nasıl işe yarayacağını bilemezsiniz.
Sahaftan kitap almaya ilk gençlik yıllarımda başladım. “Okunmuş” sayfaların enerjisine inanıyorum. Üstelik sayfaların ve kapağın biraz yıpranmış olması, üzerinde anılar olduğunu hatırlatıyor bana. Bir kitabın sırtındaki kırışıklar, insanın yüzündeki kırışıklar gibi, yaşanmışlığının izleri onlar.
Köşeleri eprimiş sayfalarda altı çizilmiş satırlar, kenarlara alınan küçük notlar ve en önemlisi ilk sayfalara kazınan o hayat hikayeleri… Şimdiye kadar sahaflardan yüzlerce kitap aldım. Bir kısmını yine atmosfere dahil ettim, başkaları aynı tatları alsın diye.
Ömrümün geçen 15 yılında, böyle içinde hikayeler yazılmış, sayfalarının arasında mektuplar unutulmuş -belki de bırakılmış!- pek çok kitap geçti elime. Bunlardan 5 tanesini, ilk sahiplerine ulaştırdım. İnternet yokken insanları isimleriyle bulmak gerçekten çok zordu. Kitap girişine yazılan notların altına isim ve şehir bilgisi yazanlardan bazılarına ulaşabildim.
19 yaşımdaydım. İlk bulduğum kişi, İstanbul Fatih’te oturan bir genç kızdı. Yine bir Edip Cansever kitabıyla karşıma çıktı. O kitabın sayfalarına karaladıkları bana o kadar dokunmuştu ki, yıllar sonra, o notları görmekten mutlu olur diye düşünmüştüm. Sık rastlanmayan bir isim-soyada sahip olduğu için kısa süre içinde adresini bulabildim (babamın iş sebebiyle fatih’teki iyi bağlantılarının da katkısı oldu bunda). Kitabın üzerindeki tarihten ve notlardan çıkardığım kadarıyla, Demet’in yaşı benden epeyce büyük olmalıydı.
Kitabı çantama koyup evlerinin yolunu tuttum sıcak bir yaz akşamüstüsünde. 19 yaşımdaydım. Üç katlı bir apartmanın giriş katında oturuyorlardı. Zili çaldım, duyan olmadı. Kapıyı elimle tıklattım birkaç defa, yaşlı bir adam ağır ağır açtı büyük ahşap kapıyı. Kibarca özetleyerek anlattım, “Demet hanımı arıyorum, çünkü onun yıllar önce okuduğu ve notlar aldığı bir kitap elime geçti. Belki almak ister. Çok güzel notlar almış sayfalarına” diye konuştum. Yaşlı adam hiçbir şey söylemeden yüzüme bakıyorken, inandırmak için çantamdan kitabı çıkarıp gösterdim. Adam kitabı aldı. Sayfalarını çevirdi. Boynuna asılı duran okuma gözlüğünü taktı elleri titreyerek. Okudu ve sayfaları çevirdi. Sayfaları çevirdi ve okudu.
Hüngür hüngür ağlayarak, acı içinde titreyerek bana sarıldı. Şimdiye kadar birinin bana bu kadar sıkı sarıldığını hatırlamıyorum. Demet, kitapta yazan tarihten birkaç sene sonra ölmüştü. Yani benim oraya gitmemden bir 10 yıl önce filan. Benim o günkü yaşlarımda ölmüştü Demet. Hikayesini uzun uzun anlatmadı, öğrenmek de istemiyordum. Fotoğrafını görmek isteyip istemediğimi sordu. Bunu yapamazdım. Onun hikayesini daha fazla öğrenmek, fotoğraflarındaki bakışları görmek acımı artırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Kitabı babasında bıraktım. Oradan yürüyerek Sirkeci’ye, oradan da Sarayburnu’na gittim. Bir müddet kayalıkların üstünde oturup denizi seyrettim.
Bunun gibi 6 hikaye daha var. Birkaçında kitabı ilk sahiplerine ulaştırdım. Diğerlerinde ise teşekkür ederek, kitabın bende kalmasından daha mutlu olacaklarını söylediler.
Ne zaman sahaftan bir kitap alsam, hep aklıma Fatih’teki badanası dökülmüş o ev, o evde hastalanıp ölen Demet ve kapıda bana sarılan babası geliyor. Ben Demet’in notlarını okumuştum, altını çizdiği satırları… Babası o gün bana değil, 10 yıl önce yitirdiği genç kızına sarılmıştı.
Sade bir yaşanmışlık, kazara “anı” olacakken hani, çok zaman sonra anlarsınız bunun bir “hatıra” olduğunu. Ne zaman hatıra oluverir, ne zaman gelir, ne zaman belirir? Bir anıdan hatıra devşirebilir misiniz? Veya şöyle sorayım; geçmişinizden bir parçayı hatıra defterinize yazdıran nedir? Zaman mı sadece? O yaşanmışlığın izlerinin ansızın ortaya çıkması, yerini belli etmesi olabilir mi? Belki de hatırlamak. Yaşadınız, geçti (geçti sandınız veyahut) sonra ansızın içinizde zaman ayarlı bombalar patladı. Bazı hatıralar kendini çok zaman sonra belli eder. Aklınıza getirmediğiniz -atlattığınızı sandığınız her ne ise- bir zaman sonra bir yerlerden çıkıp gelir ya… Uzak bir yere bıraktığınız (bırakmak zorunda kaldığınız) kedinizin sizi bulması gibidir. Hatıralar da gelip sizi bulur. Korkmayın onlardan. Çünkü size aitler.
Bazı yaralar yıllar sonra kendini belli eder. Çok çok yıllar sonra. Bazı yaraları ise ilk açıldığında anlarsınız; ömrünüzün sonuna kadar sızlayacaktır, izi kalacaktır. Kendine en az birkaç hatıralık yer ayırmıştır. Bundan eminsinizdir.
Şu anda, siz bu yazıyı okurken gece veya gündüz olabilir, fark etmez. Gökyüzüne bakın. Orada size ayrılmış bir yer var. Gökyüzünde size ait olan yere hatıralarınızı yerleştirin. Merak etmeyin, sığacaktır. Belki tam da bunu yaparken, anı bildiklerinizin nasıl da hatıraya devrileceğini göreceksiniz.
Bir yaşanmışlık, basit saydığınız bir anı ne zaman hatıra olur? Sadece bu soruyu düşünmeniz bile, gebe olduğunuz hatıralar için bir olanak. Artık kaçacak bir yer kalmadıysa, derin bir kabul edişe kendinizi teslim ettiğinizde, yapmanızı önereceğim şey, bütünsel bir yalnızlıktır. Hatıralarınızla başbaşa. Tutun onları, dokunun, okşayın, bağrınıza basın. Hatıralarınız sizindir, geçmişiniz sizindir. Sadece sizin. İster unutun, ister ağıdını tutun, isterseniz keşkelerle dolayıp bir kenara koyun. Hatıralar unutulamaz. Unuttunuz sanırsınız ama belleğinizin uzak bir köşesinde, sokulgan bir kedi gibi kıvrılıp durmaktadır.
Hatıralardan kaçmak, gökyüzünden kaçmaya benzer. Gökyüzünden kaçamayız. Hatıralarınızı kendi gökyüzünüze serptiniz ya; artık kurtuluşunuz yok! Üstelik, işin kötü yanı, yaş aldıkça bu gökyüzü daha da aşağılara inecek, size yaklaşacak. İnce bir sis dumanı olarak çevreleyecek ömrünüzü.
Hatıralar güzel, hatıralar ömrümüzün içindeki hayat. Biz onlarsız yapamayız. Hatıralar gökyüzü gibi, gitmiyor üzerimizden. Ne kadar eski, o kadar iyi.
Kısa süre önce, yakın bir dostum, aşık olduğu kadının “gidiyorum” sözüne “gidene dur denmez” karşılığını verdi. Ve kız, söylediğini yaparak gitti.
Aşık olduğunuz insan “gidiyorum” dediğinde, kalmasını istiyorsanız, gururu bir kenara bırakıp dur diyin, kal diyin, gitme diyin. Doğru, “git” bazen “gitme” demektir. Mamafih aşklar bazen metafor kaldırmıyor. İçinizden ona gitme demek geçiyorsa, bunu içinizde tutan sebep ne olursa olsun, aldırış etmeden söyleyin ona.
Dur diyin yeter ki. Bu haykırışınıza elveda ile karşılık verecektir yüksek ihtimalle. Olsun, siz yine de söyleyin. İçinizde kalmasın. Ömrünüzü kalanında, “gitme deseydim” diye uyanmadığınız tek bir gün bile olmayabilir. Her gün sizi ziyaret edip içinizi sızlatacak bu pişmanlıkla karışık merakın telafisi yok ne yazık ki.
Gidişini kabullendiğiniz an, artık hiçbir şey onu geri getiremeyecektir. Çünkü önce içinizden çıkıp gitmiştir. Onu içinizde yolculadıktan sonra, gitmemesi veya dönmesi de bir işe yaramayacaktır.
Her yağmurdan sonra, elektrik direklerine bıraktıkları izler kaybolduğu için yolunu kaybeden sokak köpekleri, biçare serseriler gibi ortalıkta dolaşıp acı acı havlar.
İki gündür İstanbul’da yağmurun hükümdarlığı sürüyor. Bu son yağmurlar, ömrümde ilk defa bana kendimle ilgili bir şeyi fark ettirdi. Ben de yağmur köpekleri gibi, her uzun yağmurdan sonra yolumu kaybediyorum, kendi içime gömülüyorum, ruhumu ve bedenimi bir yalnızlığa salıyorum.
Tom Waits’in Rain Dogs albümünde, yağmurda izlerini kaybeden adamlar için bir şarkı var. Bu şarkıyı dinleyin ve hatta izleyin.
O izler çoktan silindi sevgilim. Yeni izler bırakmak için yağmur sularının çekilmesini beklemem lazım. Yollar, kaldırımlar ve elektrik direkleri kuruduktan sonra, tekrar tekrar işaretlemek için bol vaktim olacak. Sonraki yağmura ve huzursuzluğa kadar.
Yeni şehirlerin kaldırımları, binaları gibi eksik ruhlu. Eskiliği korunmuş şehirlerin kaldırımları ise sizlere hikayeler sunar. O kaldırımlarda elleriniz cepte, bir şarkı tutturup adımlarınızı kolaylaştırabilirsiniz.
İstanbul’un kaldırımları genellikle dar, hasarlı, gereğinden yüksek , ayrıca otomobil ve dükkanların işgali altında. Sıklıkla kaldırımdan yola inmeniz gerekir. Üstelik ne yazık ki insanımız, -çoğunlukla- trafikte nasılsa kaldırımda yürürken de öyle. Anlayışsız, kaba ve bencil. Otomobille yol vermeyen, yaya iken neden yol versin ki? Medeniyetin göstergesi işte böyle yaşamsal detaylarda gizli.
Kaldırımlar benim hikaye alanlarım. Herhangi bir yön belirlemeden gezip durduğum zamanlar var. Örneğin dün. Sağanak yağmur henüz sona ermiş, yol kenarlarından akmaya ve çatılardan dökülmeye devam ederken kendimi sokağa attım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
Sokak sakindi. Günlerden pazar olduğu için dükkanlar da genellikle kapalı. Bu sayede ihtiyaç duyduğum sessizlik de bahşedilmiş oldu. Sessizlik daima gerekmiyor. Bazı zamanlar kulaklığımı takıp, şarkılarla uygun adım yürüyorum kaldırımlarda. Derin düşüncelere daldığım zamanlarda ise sokağın seslerinin fon olmasını tercih ediyorum.
Geceleri kaldırımlar, gündüzün hallerinden daha farklı. İnsanları da, hayvanları da, sesleri ve kokuları da kendine özgü. Yeni şehirleri dolaşırken, işe kaldırımlardan başlıyorum hep. Sonra tramvaylar. Daha sonra da kafeler, barlar ve konser salonları geliyor. Halkın arasına -onlardan biri gibi ve asla turist olarak değil- karışmak, zamanı plansız harcamak, “çok gezeyim, her yeri göreyim” diye kendimi şartlandırmadan adım adım şehri yaşamak… Binlerce kilometre kat edip geldiği bir ülkenin kaldırımlarını mesken edinmesi, o kişinin akıl sağlığı konusunda şaibe yaratabilir. Olsun, burada biz bizeyiz.
İşe kaldırımlardan başlıyorum dedim ya. Önce o kaldırımların izlerini okuyorum. Taşların şekilleri, renkleri, düzensizliği bir şeyler anlatıyor. Bilhassa eski şehirlerde kaldırımlar neredeyse yolla aynı yükseklikte oluyor. Sokak müzisyenlerinin konser alanı olan geniş kaldırımlarda mola vermek, bir apartmanın girişindeki basamaklarda soluklanmak, masaları sokağa taşmış bir kafede kahve veya bira içmek gezintinin ödülleri oluyor.
Bununla birlikte kaldırım karşılaşmaları, bakışmaları, selamlaşmaları, tanışmaları da güzel detaylar olarak hafızama hücum ediyor. Güzel bir kadını uzun bir kaldırımda yürürken seyretmenin zevki benzersizdir nazarımda.
Kaldırımları daha fazla ciddiye almalı, kaldırımlarda daha fazla vakit geçirmeliyiz. Sadece bir yerden bir yere ulaşmak için yol görmek haksızlık olur. Hayatla ilgili kararlar aldığınız o derin düşünme seansları için de kaldırımlar biçilmiş kaftan. Bir kaldırımın taşlarını ezerek, eskiterek, zamanı ve her şeyi geride bırakarak yürüyün. Bunu sık sık yapın. Sizi nasıl onardığını, nasıl birleştirdiğini, her şeyi nasıl da yerine getirdiğini şaşırarak göreceksiniz.
bazı şiirler, ömrümüze bedellenir. ilk karşılaşmamızda bunun ayırdına varırız. şiir diye okurken, gün gelir, hayatımızın bir yerinde şiir olmaktan çıkar. bir hikaye olur. alacânım öyle bir şiir. her kelimesi birer mermi.
kalbimiz delik deşik, perişan. geldin, vurdun, gittin. alacânım, söyle, indi mi göğsüne heves?
ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!
şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!
alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
indi mi göğsüne heves?
etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
seyreldi tenim sahtiyan tarih
mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
alacânım,
rahat et ben gölgene ilişeyim
her belanı ben göreyim
yüreğimi ihbar et,
bana bir uçurum ver, gideyim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
biliyorsun adımın kıblesini
bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
alacânım,
şuramda sinsi bir sızı
gel öldüğümü farz et
senden gelen her habere
canımdan uçurduğum şahin
pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
alacânım,
yakılmış bir köyün adıydı adın
görmedi kimse
içinde ben de yandım
o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
Mardin’im, Midyat’ım
ah benim altından avaze sesim
kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
aranızdaki duvarda
gömülü kaldım
etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hâfızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n’olur sevmeden öldürme beni
alacânım,
söyle, indi mi göğsüne heves?
-murathan mungan
O şehre davrandığın gibi davran bana da
O şehre gittiğin gibi bana da git uçarak
bana da in, bana da kon ve el salla geride
bıraktığına: Elveda benim küçük adamım!
ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,
Sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi
sev! Korkma sakın, adam etmez aşk beni,
geç benden, benim de köprülerim var,
aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,
benim de gecelerim var, danset, eteklerin
fırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,
benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,
ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini
dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!
Benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak
üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benim de şiirlerim var, aşk konulu, senin
o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye
benziyor adamakıllı serserin olana kadar
Bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?
-Haydar Ergülen / Adam
Haydar Ergülen’in şiiri kendi gibi kırılgan, uzak ve dalgın. Onun şiiriyle konuşmak ise hayatın en zor işlerinden biri. Bir insana Haydar Ergülen’in dizeleriyle açılmak, onun dizeleriyle kapanmak şiir yazmak kadar marifet istiyor. Haydar abinin en sevdiğim, en sevilen şiirlerinden birini okudunuz. Uzakta olanlar, uzağa gidenler ve uzakta kalanlara…
Yaş değiştirme günü için hediye, yıllarca sürecek bir muhabbetle…
Konuşan ama aslında durmaksızın susan insanlar tanıyorum. Anlatıyor, gülüyor, gayet mutlu görünüyor. Onun bakışlarını dinlediğimde (kalbini dinler gibi ama!), esasında ne denli suskun ve dalgın olduğunu anlayabiliyorum. Konuşurken aslında susuyor, gülümserken aslında dalıyor. Görüyorum, şahit oluyorum bu süse.
İçinizdeki derin hüznü coşkuyla, kahkahalarla, sarılmalarla, esprilerle sarıp sarmalıyorsunuz bazen. Biliyorum biliyorum, hiç saklamaya çalışmayın. Kahkahalarla süslediğiniz o susmaların halet-i ruhiyesi iyiye işaret değil bilesiniz… İçinizden geçenleri görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Kendinizi bir yalana inandırıyorsunuz. İnandırmak istiyorsunuz. İçeride kopan fırtınaların, sellerin, depremlerin, yangınların dışarı taşmasına izin vermiyorsunuz. Patlayan volkanların kül bulutlarıyla zehirlenmeyi göze alarak. Bir yerlerde bir imdat freni arayıp arayıp duruyorsunuz. Hayata asılmak tehlikeli ve yasaktır.
Dışarıdan bakanlar içeride neler olduğunu asla fark edemez. Daha doğrusu öyle sanıyorsunuz. Halbuki size yakından bakmasını bilenler, dalmalarınız ve cümlelerinizin içine usulca serpiştirdiğiniz sözcükler sayesinde içinizdeki şifreleri bir bir çözerler. Yalnızca onlar anlar, anlatmadıklarınızı. O coşkun manzaranın altındaki bulanık denizi, o denizde yüzen balığı ve o balığın yorgun gözlerini.
Hani coşkun ve köpürerek akan nehirler vardır ya. Dışarıdan bakanlar, gürül gürül akan neşeli bir nehir görüyor. Halbuki size yakından bakmasını bilen insanlar, aslında o gümbürtünün hemen altında yatan durgun hüznün ayırdına varır. Su, hiç umulmadığı kadar dingindir. Sakin, sessiz ve güzel.
Kadın kapıdan içeri girer ve film başlar. Sonrasında filmin kopacağını bilmesek de, bu başlangıç hoşumuza gider. Güzel bir kadının evinizin kapısında çantasıyla dikilmesi duruma göre iyi veya kötü olabilir. Zorg’un bungalovuna konuk olan bu kız için kimse bir şey söyleyemez. Çünkü o bir istisna.
Philippe Djian’ın Betty Blue adlı romanını okuduktan bir süre sonra, 90′ların Fransız sinemasına damgasını vurmuş yönetmenlerden Jean-Jacques Beineix’nin Betty Blue filmini izledim. 1986 yapımı bu film, Patrick Suskind’in romanını yazdığı ve Tom Tykwer’ın filme çektiği Das Parfum’le birlikte, en sevdiğim roman yuvarlaması filmler listesinin tepesinde yerini aldı.
Romanın adıyla, yaygın biçimde Betty Blue olarak bilinse de, filmin orijinal adı “37°2 le matin” şeklinde. Betty’nin vücut sıcaklığını anlatan bu isim, ilk sahnede hakkını veriyor. Benim için filmin ilk sahnesi ise Betty’nin bavuluyla kapıda belirdiği sahnedir. Çantasını usulca boşluğa bırakıp döküntü kulübenin içine girer, masa başında oturmakta olan Zorg’un bacağına oturup tenceredeki yemeğe parmağını batırarak, “bu kadar yemeği tek başına yemeyi düşünmüyorsun değil mi” diye sorar.
Uzun zamandır hayatı tek kişilik yaşayan Zorg için bir kadife devrim olan Betty, o güne kadar günü birlik sevişmeler için ideal bir partnerden ibaretken, tek bir gün içinde kendine yeni bir rol edinir. Zorg’un onu hayatına kabul edişini, verandaya gidip çantasını almasından anlıyoruz.
Filmde ve romanda hikayesi anlatılan kişi Betty olmasına rağmen, dış sesin sahibi Zorg. Çünkü Betty’ye, hayatı boyunca bu kadar yaklaşabilmiş tek insan olarak, ancak Zorg’un anlatabileceği bir hayattan bahsediyoruz. Betty bir baş belası, bunu kabul edelim. Hayattan farklı tatlar almasını bilenler için ekşi, acı, yüz buruşturan ama arzu edilen bir tat öte yandan.
Filmin bu denli başarılı olmasında şüphesiz oyuncuların büyük katkısı var. Béatrice Dalle, bu filmde bir oyuncu olarak değil, kendini anlatan bir deli olarak boy gösteriyor. Onu farklı filmlerden bilenler veya hayatına az da olsa dikiz yapmış olanlar ne demek istediğimi şıp diye anlamıştır. Zira Béatrice Dalle tam da böyle bir kadın portresi çiziyor. Her hareketini yakıştırabiliriz, hiçbiri uçuk kaçık gelmez.
Bu filmin “aşk filmi” olmadığını hararetle savunan bazı yorumlar okudum internette. Kişiden kişiye değişir elbet, bir genelleme yapmak anlamlı değil. Aşk, insanın hayatında farklı zamanlarda farklı boyutlarda yer alabilen veya hiç uğramayan bir duygudan ibaret. Betty Blue’yu sadece bir aşk filmi olarak tarif etmek zaten büyük bir insafsızlık olur. Çok daha fazlası var çünkü. İhtiras, sevgi, şiddet, tutku, aşk, hırs, umut, özlem, dostluk, bağlılık, sahiplenme vesaire vesaire…
Betty Blue, özgür bir film. Son izleyişimin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, baştan sona ezbere biliyorum. Hoşuma giden onlarca detayla yüklü. Üstelik sadece hüzün, melankoli veya bunalım aşılayan detaylar değil bunlar. Özgür bir aşkın filmi Betty Blue. Zamansız, mekansız, geçmişsiz, geleceksiz, sahipsiz, adressiz, vatansız, kimsesiz bir aşk. Sadece iki kişi. Hayatın ortasında, dünya karmaşasından çok uzakta, kendi karmaşalarıyla baş başa.
Fransız sinemasında Yeni Dalga Akımı’nın öncü yönetmenlerinden Jacques Rivette’in 2003 yapımı filmi “Histoire de Marie et Julien”, Türkçesiyle “Marie ve Julien’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. 2004 yılında İstanbul Film Festivali’nde ülkemizde izleyici karşısına çıktı ve beklendiği üzre sınırlı bir izleyici kitlesiyle kucaklaştı. 150 dakikalık bu ağır ve boğucu film, felsefik derinliğiyle, beni gerçek hayattan uzaklaştıran, sadece kendi konusu ve kişileriyle yaşatan bir yapıt olarak kişisel tarihimde kendine yer buldu.
Dolaylı anlatımı kimi zaman hızlı ve karmaşık cümle katarlarıyla izleyiciyi şaşkına çevirse de, tüm seslerin kesildiği o birkaç dakikalık sahnelerde ve finalindeki diyalogda, bağımsız sahneler arası geçişlerde binlerce defa hayran kaldım, sinemaya ve onu varedenlere.
Marie ve Julien, bir erkekle bir kadının erişebileceği tüm ilişki iklimlerini yaşamaya başlıyor bu filmde. Aşk, ihtiras, kıskançlık ve seksi en uç sınırlarında yaşayarak deniyorlar. Bu iki dev karakter, bütün sınırları birlikte zorluyor. Hayatın ve ölümün sınırları aslında bu ilişkide fısıldanıyor… Film sahneleri yavaş bir nehir gibi akarken, yüzlerce detayla baş etmenin ağır yükünü omuzlarsınız sıradan bir izleyici olarak. Film bittiğinde, ışıklar yanmadan hemen önce, o birkaç saniyelik karanlıkta, bu filmin sizi sıradanlıktan nasıl kopardığını, Marie ve Julien’lerin belleğinizdeki izdüşümlerini duyumsarsınız. Artık sıradan bir izleyici olmadığınızı fark edersiniz. Bu film bir armağandır. Değerini bilmelisiniz.
Bazı şehirlere bazı mevsimler ve o mevsimlerin hakim renkleri pek yakışır. Paris benim için sonbaharın ve haliyle sarının şehri. Farklı bir mevsimde bu şehre gitmemiş olmamın bunda etkisi var mı bilmiyorum ama aklımda canlanan fotoğraflar ve film karelerinde de iklim aynı.
Şehirleri güzelleştiren, kenar mahalleleri oldu hep benim için… O mahallelerin kendine özgü motifleri. Pigalle böyle bir yer işte Paris içinde. Esasında pis bir mahalle. Gerçi Paris’in temiz bir yanı var mı bilmiyorum. Bir şehrin havalimanı bok kokuyorsa, herhangi bir yerinde güzel kokular aramak imkansıza yakın. Neyse, Pigalle cidden pisten öte bir yer. Güzel de bir metro istasyonu var. O istasyonda indikten sonra Monmartre tepesindeki Sacre Coeur kilisesine doğru gidiveren bir büyük caddede bulursunuz kendinizi. İşte o caddenin hemen girişinde solda, meşhur
Moulin Rouge adlı kulüp tüm ihtişamıyla boy gösterir. Bakmayın insanların “Paris’in Laleli’si” benzetmesine. Nezih bir muhittir Pigalle.
Paris’te en uzun süre kaldığım ziyaretimde, bu mahalleyi de arşınladım birkaç defa. Hem gece, hem de gündüz soludum atmosferini. Günün iki zamanında farklı kostümler giyen bir yer olduğunu söylemeliyim. Seks dükkanlarının, kalın kırmızı kadife perdeli girişlere sahip kulüplerinin, hediyelik eşya dükkanlarının bulunduğu uzun caddesini dolaşmak turist işi sayılır. Ara sokaklarını dolaştım, kafelerinde oturup roman okudum, fotoğraflar çektim, etraftaki sesleri dinledim. Gündüzleri
bildiğiniz mahalle… Ellerinde filelerle evlerine giden yaşlılar, koşuşturan üniversite öğrencileri, başıboş sokak kedileri, o kedilerden farksız sokak insanları… Tipik bir mahallede göreceğiniz ve görmek isteyeceğiniz ne varsa…
Pigalle sokaklarında dolaşırken, duvarları seyretmekten de geri durmadım. O duvarlardan biri bana çok güzel bir armağan sundu. Serge Gainsbourg’un yüzünü… Yanında güzel sevgilisi Jane Birkin. Bir duvara yazılmış. O an Pigalle benim için anlamını buldu. Bu bohem, aykırı, serseri mahallenin kişiliğini tamamlayan bir duvara bakıyordum. O duvarın dibinde filtresiz Gitannes içtim uzun uzun. Sonra bir tren istasyonunda unutacağım notlar aldım küçük defterime. Haritanın üzerinde işaretledim her yerini. Çantamdan iPod’umu çıkarıp Gainsborg’un en sevdiğim şarkılarını dinlemeye koyuldum. Pigalle etrafımda dönüyordu. Ben Pigalle mahallesinin sakin havasında nefes alıp sigaramdan bir duman daha çekiyordum içime.
Sonra ben başka duvarlarda, başka siluetlerin ve gölgelerin izini sürerek uzadım metro istasyonuna doğru. Paris’in diğer mahalleleri beni çağırıyordu. Pigalle ile bir başka sonbahara randevulaştık. Bir sonraki ziyaretimde o duvarı tekrar görmeyi umarak…
(Bu yazıyı gelecekte çok daha uzun ve kapsamlı yazmak üzere blog’uma yerleştiriyorum. Bu konu çok daha fazlasını hak ediyor.)
Hayat, bizler için bir tramvay gezisidir. Genellikle mutlu bir tramvay gezisi. Aslında bu gezinin büyük kısmını, bir yerlere yetişmeye çalışarak geçiriyoruz. O tramvayın penceresinden dışarıya bakmayı, tramvaydaki diğer yolcularla tanışıp sohbet etmeyi ihmal ediyoruz. Bir yerlerden bir yerlere gittiğimizi sanıyorken, aslında ömrümüz bu tramvayda geçiyor.
Duraklar, mevsimler, istasyonlar, seneler, meydanlar, anılar… Yolculuğun başlarında ne kadar da uzun gelmişti değil mi? Hiç bitmeyecek gibiydi. Ama işte bitti, bitecek… “Son duraklar! Lütfen çantanızı unutmayın!” Tramvaydaki yolcuların sayısı azaldı. Vatman aynasından tramvayın içini kolaçan ediyor. Siz ve birkaç kişi. Acaba onlar sizden önce mi inecek, yoksa sonra mı? Onlardan sonra inmek için dua ediyorsunuz değil mi? Bunun bir önemi yok. Çünkü o uzun tramvay yolculuğunu, o muhteşem şehir turunu bitirdiniz ve artık görecek pek bir şey kalmadı.
Son duraklarda bu defa geride bıraktığınız yol gözlerinizin önünde canlanır. Artık geri dönemezsiniz. Sadece gidiş bileti olan bir yolculuktur bu. Ne kaldı aklınızda; bu yolculuktan? Hangi sokaklar? Hangi meydanlar? Sokak kedileri? Onları görmediniz diyelim; peki ya tramvayın en yavaşladığı caddede, yolun karşısına geçmek için bekleyen o genç kız? Onu görmediyseniz ne fena. Bir çocuk parkının yanından geçtiniz mesela. Orada bir çocuk size el sallıyordu. Hatırladınız mı? O sizin çocuğunuzdu. Belki de sizin çocukluğunuz. Bunu ben bilemem. Hatırlamaya çalışın.
Belki de hepsini gördünüz. Gördünüz ve geçtiniz. Gördünüz ama hatırlamıyorsunuz. Çocukluğunuzun ne kadarını hatırlıyorsunuz? O yıllardan size kalan neler var? Belki birkaç sararmış fotoğraf, birkaç anı, birkaç boynu bükük hasret, en çok da özlem. Özleyecek kadar hatırlıyorsanız ne iyi. Çocukluğunuz sizin mi? Tamam, bırakalım çocukluğunuzu. Bu başka bir yazının konusu.
Ya dün? Önceki gün? Önceki hafta, önceki ay, önceki sene? Çoğunu hatırlamıyorsunuz değil mi? Ve o tatlı yalan yetişir imdadınıza: “An’ı yaşıyorum!” Hayat, hatırladığın kadardır. Önemli olan ne kadarını hatırladığınız mı? Belki öyle, belki değil. Ne var ki, hatırlamak istemedikleriniz çoğunluktaysa ve hayat da hatırladıklarımızdan ibaretse, yapmanız gereken tek bir şey var; bir an önce, gelecekte hatırlamaktan mutluluk duyacağınız anılar yaşamak ve bunları ezberlemek. Sizi ne mutlu edecekse, işte onlardan edinin öncelikle. Basit şeyler olsun. Basit şeyler daha iyi hatırlanır.
Tramvay turunun son duraklarında avucunuzda sadece sararmış fotoğraflar ve bir yığın heves kalmamalı. Kullanılmış biletleri pencereden rüzgara doğru savurup atarken, hatırladıklarınızla yaşarsınız. Çünkü hatıralar sizindir.
Yaş ilerledikçe, insandaki maddi etkisi manevi etkiye dönüşen bir ilişki bu. Çocukluk döneminde tek gelir kaynağımız, babanızdan veya annemizden düzenli olarak aldığımız harçlıktı. Ulaşım, yeme-içme ve benzeri ıvır zıvır harcamalarınızı bu parayla karşılardık. Bazı çocuklar, bu düzenli harçlıklarından artırarak biriktirir, sonrasında hayırlı bir iş için kullanırlardı. Hep özenmiştim onlara. Hâlâ da özenirim, ne yalan söyleyeyim.
Fotoğraftaki kişi, yaklaşık 15 yıldır görmediğim bir arkadaşım. Bir insan, 15 yıldır görmediği bir tanıdığına “arkadaşım” demeye devam edebilir mi? Bence diyebilir, hatta en yakın arkadaşlarından biri olduğunu söylemesi de mümkün. Arkadaşlık ayrı geçirilen yıllarla, araya girmiş uzak mesafelerle ölçülemez. Yıllar eskitemez, yollar bozamaz; değişen hayatlar, değişen şehirler, duvarlarda eskiyen takvimler bir şeyi değiştirmez. Her şey belirlidir, her şey yerli yerindedir.
Fotoğrafta, üzeri grafitilerle kaplanmış rengarenk bir duvara yaslanmış olarak görüyorsunuz onu. İstediğiniz kadar güzel yazı, desen ve resimlerle süsleyin, fakat -ne yazık ki- duvar yine de duvardır. O duvarın önüne bir insan koyduğunuzda, her şey değişir. Duvarı değil, resmi görürsünüz. Güzel bir duvardır artık. Üstelik duvarın arkasında da hayatlar olduğuna inandırırsınız kendinizi. Olmadığını kimse iddia edemez.
Bir insanı tanımak ve sevmek için onunla hem iyi, hem de zor zamanları birlikte geçirmiş olmalısınız. Bu deneyimlerden sonra emin olabilirsiniz duygularınızdan. Öte yandan, gerçek bir dostluğun içinde her şey olabilmelidir. Kırgınlıklar, kızgınlıklar, hüsranlar da! İçine bunları koyduğunuzda dahi ona “arkadaşım” diyorsanız ve özlüyorsanız, yıllar sonra -ve yaşlandığınızda- bir kafede buluşup içeceğiniz kahvenin tadı çok daha farklı olacaktır. Anılar silikleşse de, ruhunuzda bıraktığı tat ve koku his belleğinizden gerekli olanları çağırmakta gecikmez.
Artık millerle değil, yıllarla ölçülen bir uzaklıkta kalmış şehrinin haritasını cebinde taşıyor. Semtleri, caddeleri ve sokakları farklı renkte kalemlerle defalarca işaretlenmiş, kenarları eprimiş bir harita. Böyle haritalar, ağır mektuplar gibidir… Defalarca okunmuş, defalarca yazılmış mektuplar. Her ikisine de uzun uzun bakarsınız, okumak için o özel dilini bilmeniz gerekir. Bir yol bulmak istersiniz. Eninde sonunda o yolu söyler. Mektuplarla haritaların bu akrabalığına şaşırırsınız, satırlar ve sokaklar arasında kaybolurken.
Eskimiş bir harita artık paha biçilemez. Belki çantasında taşıyordur. Bir defterin sayfalarına gizlenmiş olabilir. Bir şarkının, bir şiirin notları, notaları arasında bir yerlerde duruyordur. Şehrin haritasına baktığında binlerce mektup okur. Yol bulmaya yarayan haritaların içinde kaybolur durur.
06.12.2007 /Schiphol Havaalanı
(Bir Amsterdam yağmuru altında. Uçağın kalkmasına birkaç saat kalmışken bile, onu görebilmek umuduyla…)
Binaya geldim, asansör beklerken Beşiktaş’ımın efsane “Metin-Ali-Feyyaz” üçlüsünün Ali’siyle karşılaştım. Boynumdaki siyah-beyaz atkıya baktı ve gülümsedi. Uzun zamandır bu kadar heyecanlanmamıştım. Fotoğrafını çekme teklifimi kabul etti. Şaşkınlıktan bir şey söyleyemedim. Ne büyük mutluluk, çocukluğumun kahramanlarından biriyle karşılaşmak!
Eskiden yıldız futbolculara çok farklı, bitmez bir sevgi beslerdik. O zamanlar futbolcular da çok naif, mütevazı, güzel insanlardı. Şimdiki futbolcuların alayı çakal. Nedense günümüzde karşılaştığım futbolcular beni böyle heyecanlandıramıyor. Takımı tamamlamak için Metin’le de karşılaşmam lazım. Feyyaz’la Milliyet binasındaki asansörde karşılaşmıştım. Fakat ne yalan söyleyeyim, hiç biri Ali kadar değildi. Ali’nin yeri bambaşka.
Ah ah… Çocukluğumun her şeyi gibi futbolu da futbolcusu da farklıymış. TRT’de ücretsiz, sponsorsuz, izlerdik. Ligin isminde ne “süper” gibi dejenere bir isim vardı, ne de “Turkcell” gibi bir sponsorun adı. Çok sade ve munis bir isim. Ne severmişiz o zamanlar. Ve karşılıksız. “Biz sevinmek için sevmedik” derken de, her kaybedişle daha da büyük bir bağlıklıkla… Yani ben… Çocukça bir sevgiyle… Sadece bir şey söyleyebilmek için…
Bir zaman makinesine döndü o asansörün çıktığı iki kat. Ne olurdu bir daha yaşasaydım o yılları, Ali aşkına!
Yaşadığım bu eve taşınmamdan hemen önce öğrendim, benden önceki kiracısının 32 yaşında kan kanserinden ölen bir genç kız olduğunu. Eşyalar taşınmadan önce son bir defa gelip temizlikçileri getirmem, ön hazırlığı tamamlamam gerekiyordu. Fakat aklımda hep bu düşünceler dolaşıyordu. Birkaç parça eşyası kalmıştı. Bozuk bir telefon, alışverişlerden kalma fişler, yeni alınmış televizyonun kolisi, rengi solmuş bir su bardağı, yemek siparişi verilen lokantalarının broşürleri, bir tişört, bir çift ev terliği ve ayakkabı çekeceği… Ve bir de yarısı içilmiş bir ufak rakı. Lavabonun altındaki dolabın kapağını açtığımda gördüm onu. Yarısı içilmiş bir ufak rakı! O anda içimden gelen bir çıtırtıyı duydum.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Binlerce yıl önce, vahşi doğanın içindeki kedi, en güçlü hayvan olarak gördüğü aslanın kudretinden etkilenip onun peşine düşmüş, kendine sahip saymış. Sonra bir gün, avcının biri gelip aslanı vurunca, gücün insanda olduğunu görmüş ve adamla gitmiş. Adam kediyi evine götürmüş. Evde, iktidarın adamın karısında olduğunu anlamış ve sahibinin kadın olduğuna karar vermiş. Kediler o gün bu gündür kadını sahip olarak görür ve en çok evi sever.

Kedi ve kadın arasında pek çok noktada usul bir bağ olduğuna inanıyorum. Kedilerin okşanmaktan nasıl keyif aldığını herkes bilir. Çoğu kadın da, başını sevgilisinin dizlerine koyup saçlarını okşatmayı sever. Erkekler ve kadınlar arasında saçlar üzerinden bir iletişim var. Sözüm erkeklere: Sevgilinizin saçlarını okşayın, tarayın, -seviyorsa- örün… Bunun onları ne kadar mutlu ettiğini göreceksiniz. Her ikiniz için de terapi yerine geçer.
Adamın kediyle ilişkisini, kadınla ilişkisine pek çok noktada benzetiyorum. Bir kadına nasıl bağlanıyorsa, kediye de öyle bağlanır erkek.
Bir ilişkiye son noktayı koyma, daha doğrusu “terk etme” söz konusu olduğunda, kedi ve kadın arasında bir benzerlik daha çıkar karşımıza. Bir gün gelir de, geri dönmemecesine çıkıp gittiğinde -ister bir kedi, ister bir kadın olsun- geride kalan adam için durum farklı değildir. Kedi ve kadın aynı terk eder. Giderken arkalarında, yıllar sonraya kurulmuş saatli bombalar bırakırlar. Hiç beklemediği bir zamanda adamın aklında, fitili yıllar önce ateşlenmiş, saati kurulmuş, pimi çekilmiş bombalar patlar. Kedi veya kadın… Fark etmez…
Kedi ve kadın aynı terk eder. Neden gittiklerini de bilmezler, nasıl döneceklerini de. Bu yüzden, daha büyük bir acıya razı gelip, hiç dönmemeyi tercih ederler.
Bir çeviri hatası yüzünden yıllarca “ulan ekmek bulamayan insan evlatları, kremalı meyveli pastayı nereden bulacak? Tamam dalga geçmiş ama bu kadarı da abesle iştigal ediyor. ” diye geçirmiştim aklımdan… İşin aslı öyle değilmiş!
Gece başınızı yastığa koyarsınız. Tek başınasınızdır. Her şeyden uzakta. Çok uzakta. Bir yabancısınızdır bulunduğunuz yerde.
Kimseyle konuşmak, kimseyi dinlemek istemezsiniz. Erkenden yatağa girersiniz. Hava yeni kararmıştır. Erkendir uyumak için. Müzik çaların kulaklığını takarsınız.
Ve her akşam yaptığınız gibi, Fuad’ı bıkmadan, usanmadan, hep aynı hüzünle, özlemle dinlersiniz. Önce Yemen’le içiniz titrer, Siresi Yarisdaran’la dalar gibi olursunuz… Canınız Mayrig ister, beklersiniz, sonlardadır o. Volor Molor’la kâh hüzünlü, kâh neşeli anılar canlanır kapakları kapalı gözlerinizde. Ve diğerleri…
Şarkılar biter. Ne gam! Başa alırsınız. Tekrar tekrar başa sarar dinlersiniz. Günleri saymaya korkarsınız.
Kimse sizi anlayamaz orada. Kimse bilmez dilinizi. O sırada, tam da orada; ne bir dost, ne bir sevgili, ne de aileden biri… Hiç kimse bilmez sebebini. Fuad’dan başka…
Hürriyet.com.tr’de az önce bir haber okudum. Başlığı “Polis, Tuğçe Kazaz’ı arıyor” şeklinde. Sanırsınız ki Tuğçe Kazaz bir suça bulaşmış ve hakkında yakalama emri verilmiş. Haberi okuyunca hiç öyle bir şey olmadığı anlaşılıyor.
Spotta durum şöyle açıklanmış: “Bir iç giyim firmasın defilesinde hemşire kıyafeti içinde seksi iç çamaşırı giyen manken Tuğçe Kazaz’ın başı dertte, polis ifade için Kazaz’ı arıyor.” Yani paniğe gerek yok.
Haberin devamını okuyunca kendimi gülmekten alamıyorum: “Başta sağlık çalışanları olmak üzere bir çok kesimin tepkisini alan Kazaz hakkında Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası suç duyurusunda bulunmuştu. Soruşturmayı yürüten Şişli Cumhuriyet Savcılığı, defileyi düzenleyen şirket yetkililerinin ifadesine başvururken; Kazaz’ın adresi tespit edilemedi. Savcılık, 16 Kasım 2009’da Emniyet’e yazı yazarak Kazaz’ın adresinin tespit edilip ifade vermeye çağrılmasını istedi.”
Bu işte büyük tuhaflıklar var. Bir defa bir şikayet yapılacaksa, seksi hemşire kıyafetini giyen model değil, defileyi düzenleyen eden şirket bunun muhatabı olmalı. Laf olsun haber dolsun işte… Aynı konuyu başka sitelerden okuyunca anlıyorum ki, sendika aslında moda şirketini dava ediyor. Fakat kurnaz site editörleri kasıtlı olarak “Tuğçe Kazaz’a dava açtılar” diye haberi manipüle ediyor.
İnsanların komplekslisi oluyor ya, esas şirketlerin ve meslek gruplarının kompleksleri daha eğlenceli. Kapıcılarla ilgili bir espri yapılır, kapıcılar federasyonu dava açar bizi rencide ettiler diye; hamam filminde iki erkek öpüşür, hamamcılar birliği basın açıklaması yapar; hemşire kıyafeti temalı defile yapılır, hop sağlık çalışanları atlar…
Ben bu kadar ezik, bu kadar kompleksli bir insan topluluğu görmedim. Haberdeki fotoğraf galerisine dikkatli bakılırsa, Tuğçe Kazaz’ın üzerinde hemşire kıyafeti varken, diğer modellerde pilot, asker, hostes vb meslekten insanların kıyafetlerine çağrışım yapılmış.
Bu ülkede insanlar, şirketler, meslek gurupları bu kadar tahammülsüz, bu kadar ezik oldukça, ne modada ilerleriz, ne sanatta, ne de bilimde. Yahu biraz rahat olun be kardeşim. Tüm dünya insanlarının zihninde on yıllardır var olmuş bir ortak algı var: Hemşirelik ve hosteslik en seksi mesleklerdir! Bu kadar ya… Bunu değiştiremezsiniz. Bu defile, Tuğçe Kazaz’ın kıyafeti filan bir şeyi değiştirmez.
Ayrıca kişisel fikrim, gayet hoş bir kreasyon olmuş. Kim yaptıysa ellerine sağlık. :)
Sizin yirmili yaşlarınızda kalan, unuttuğunuz bir şey var mı? Benim var. Hep çok sonra hatırlarız bunları. 20′li yaşlar dediysem, ilk yıllarını kast ediyorum aslında. O yıllardan alacaklıyım. Unuttum, fark etmedim, bilmiyordum…
Geri dönüp toplayamazsınız, artık çok uzaklardadır yirmili yaşlar. Evden, kısa süre kaldığımız otel odasından veya iş yerinden filan, toplanıp çıkarken içimizi bir anlığına kaplayan, “bir şeyleri unutmuş olma” hissi… Bu duygunun hayata yayılmış halini tasavvur edin. Sonra da dönüp eski fotoğraflara bakın. Yirmili yaşların mutlu, umutlu, tatlı fotoğraflarına. Ah o tatlı yıllar… Bu fotoğraflara bakarken, -ki benim için 10 sene öncesinde kalmıştır o zamanlar- içim ezilir. Özlediğim zamanlardır yirmili yaşlar. Sanki o yaşlarda unuttuğum bir şeyler vardır. Yaşanması, yapılması, söylenmesi gereken bazı şeyleri -o şeyler neyse artık, törpüler bizi- unutmuş hissindeyizdir. Ne olduğunu bilemeyiz. Sadece varlığından haberdar eder bizi. Sır vezmez bazı duygular.

Denizin kıyısına vurmuş çöpler gibi. Yıllar sonra çıkar belki karşımıza. O zaman içinizden bir gemi geçer. O gemide el sallamaktadır belli belirsiz birileri. Yirmili yaşlar artık çok uzaktadır. Yenik bir komutanın, sağ kalan askerlerine “geri çekilin” emrini vermesi gibi çekiliriz kendi zamanımıza. Bize kalan tek şey yaşamakta olduğumuz zamandır. Geçmiş zaman, zaman değildir aslında.
Charles Aznavour’un en sevdiğim şarkılarından biri bu hikayeyi anlatır. “Daha dün, yirmi yaşındaydım” diye başlar. Jean-Marc Vallée’in 2005 yapımı C.R.A.Z.Y. adlı filminde, babası Zac’a yirminci yaş gününde bu şarkıyı söyler (daha doğrusu pikapta çalan Aznavour’a eşlik eder) ve “Bu şarkı senin için yazılmış” der. Aslında bu şarkı 20′li yaşların o hoş başıboşluğu, o tatlı serseriliği, o özlenen tazeliği için de yazılmıştır. Zac için ve yirmili yaşlarına, uzaklaşan bir gemiye el sallar gibi bakanlar için…
Ne tesadüftür ki, bu şarkının süresi tam olarak 2 dakika 20 saniyedir…
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Türk medyamızın iflah olmaz bir “seri katil özlemi” var bilmem farkında mısınız? İstiyorlar ki seri katiller çıksın, toplum çalkalansın, korku ve heyecan gırla gitsin. Art arda birkaç cinayet işleyen katilleri seri katil olarak gösterme çabası medyada eski bir hikaye. Özellikle gazeteler ve haftalık haber dergilerinde böyle bir davranış bozukluğu var. “İlk yerli seri katil” başlıklı haberleri anımsayalım…
Medya can atar cinayet hikayelerine. Ülkemizde olmamasını da büyük bir kayıp olarak görür alttan alta. Toplumsal deliliğimizin neden o boyutlara varmadığına hayret eder bu kanlı kalemler. “Türkiye’de neden seri katil yok” sorusunu yöneldirler, toplumsal zekamızı tartarken. Seri cinayetler işlemeyi, insan canını alma ustalığını bir zeka ölçeği olarak kullanırlar. Fakat güncel cinayet olaylarında, katilin bir türlü yakalanamamasında bu zeka göndermesini bulamayız. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Yeni taşınılmış evdeki ilk gece misafirlik gibidir. Duvarlara yabancısınızdır, pencereden baktığınızda gördükleriniz tanıdık değildir, komşular hakkında hiçbir fikriniz yoktur. Eşyalarla dolu koliler yığılmıştır bir kenara, acil kullanımlık malzemeler çıkarılmıştır sadece. Bir huzursuzluk, bir karmaşa hakimdir. Evde bilmedik bir rüzgar, adı konulamayan bir sıkıntı vardır. Yağmur sancısı gibi bir sıkıntı. Yeni evinizi sevmiş olsanız da, eski evin sıcaklığını özlersiniz o ilk gecede. Eski evinizdeki tüm eşyalarınızı almışsınızdır. Fakat oradan sökemediğiniz pek çok şey olduğunu da iyi bilirsiniz. Örneğin duvarlara, pencerelere, tavanlara sinmiş olan hatıralar… Duvardan kaldırdığınız çerçevelerin ve saatin arkasında kalan iz… Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Arkadaşımla sohbet ederken, konu bir ortak tanıdıktan açıldı, ondan nefret ettiğini söyledi. Ben de arkadaşıma “senin hayatında önemli bir yeri var öyleyse” dedim. Çünkü nefret duyguların şahıdır. Bir insandan nefret etmek, onu hayatının epeyce mühim bir köşesine koymak anlamına geliyor. “Aşk”la karşılaştırmak mümkün. Pek çok zaman birbirlerine bağlanabiliyorlar. Veya bir arada yaşadıkları da oluyor. Bununla birlikte, nefret bence aşktan daha “koyu” bir duygudur. Murathan Mungan’ın “7 Kapılı 40 Oda” kitabında Kan Kalesi adlı hikayeyi okuyanlar, nefretin nasıl derin ve mühim bir his olduğunu hatırlayacaktır. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan bir baba-oğul varmış. Baba tarlaya çalışmaya gittiğinde, oğlu da onunla gidermiş. Baba çalışırken, oğul geniş dallara sahip bir ağacın gölgesinde tek başına oyun oynar, babasını izler, ona su, ayran filan götürürmüş. Güneşin incecik ışıklarıyla dallarının arasından indiği ağacın serin gölgesinde birlikte yemeklerini yerlermiş.
Baba oğluna bir gün denizi anlatmış. En yakın deniz yaşadıkları köye çok uzakmış. Askerlik yaparken görmüş babası. Oğluna güzelleyerek anlatmış denizi. Çocuk kocaman açtığı gözleriyle dinliyormuş babasını.
Aradan günler geçmiş. Çocuk hep babasıyla gidiyormuş tarlaya. Ne zaman babası yemek için ağacın dibine gelse, çocuk “baba, denizi anlatsana” diyormuş. Babası da her defasında, ilk seferki gibi heyecanla anlatıyormuş. Çocuk, her seferinde, yeni duyuyormuşcasına dikkatle bakıyor ve dinliyormuş denizin güzelliklerini. Babası denizi o kadar güzel anlatıyor, o kadar iyi süslüyormuş ki, çocuk için bir efsane, mucizevi bir doğa harikası halini almış deniz.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Henüz çocukluktan delikanlılığa ilk pedallarımı çevirdiğim dönemde, kırmızı tekerli BMX bisikletimi İstanbul’da bırakıp yazlığın uzak yolunu tutmuştum. Sıcak bir yazdı. Çok sıcaktı. Dünya Kupası maçları İtalya’da oynanıyordu. 1990 senesinin o sarı yazında tenim sarışınlaşmıştı sanki. İlk kez evden bu kadar uzaklaşıyordum. İlk günden özleyeceğim belliydi. İstanbul’u, evi, bisikletimi, sokakta top peşinde koştuğumuz arkadaşlarımı…
Ne diyorum bakın, çok sıcak bir yazdı. Söylemiş miydim? Olsun. O yaz Kamerun Dünya Kupası’nın yıldızıydı. İki katlı o ahşap kır evinde belli ki canım sıkılacaktı. Dışarı çıkmak, komşu çocuklarıyla tanışmak istemeyecektim.
Benim bu yaz gezisinde ilk tanıştığım kişiydi o. Bal rengi gözlerinin içi gülüyordu bana bakarken. Belki de hep gülüyordu. Ama ben onu hep bana gülerek bakarken hatırladım. Sağ yanağındaki minik gamzesi, özenle taranmış ve tokayla bağlanmış saçları, incelikli giyimiyle çıtı pıtı bir kızdı. Konuşmasıyla, giyimiyle, davranışlarıyla, gülüşüyle, her şeyiyle farklıydı. Sanki oraya ait değildi. Sadece bu bile yeterdi onun etrafında dolanmam için. Benden 8 yıl büyüktü ve o yaşlarda 8 yıl demek bir çocuk için ömrünün yarısından fazlası anlamına geliyordu. Ona “abla” diyordum. Birlikte dolaşıyorduk. Onunla bahçede ağaçlar arasında dolaşırken bir erik ağacının dalına kaptırmıştım kolumu. Sol kolumda güzel bir yara izi bıraktı o erik ağacı. Bir erik ağacının yarası kolay kolay silinmez.
Çay bahçesinde otururken ben gizlice onu izliyordum. Her seferinde bakışlarımı yakalıyor, bana bir gülücükle göz kırpıyordu. Bense utangaç bir tebessümle bakışlarımı düşürüyordum.
Orada geçirdiğim bir aydan sonra İstanbul’a sevinçle, koşar adımlarla döndüm. O zamanlar bir kadının nasıl özlenebileceğini bilmiyordum. Yaz bitiyordu ve okullar açılmadan yetiştirmem gereken bir sürü işim vardı. İş dediysem de öylesine şeylerdi aslında… Böylesine değerli duyguları nasıl da hoyratça harcamıştım, bir kenara koymuştum. Bir çocuk ancak duygular konusunda bu kadar savurgan olabilir.
Aradan birkaç yıl geçti. İstanbul’a geleceğini duydum, evlenecekti. Düğünlere dayanamam. Gitmedim. Geçen bunca sene içinde birkaç defa gördüm onu. Bir yerlerde karşılaşmaktan ibaret oldu. Ben o sıcak yazı, o yabancı duyguları unutmuştum. O zamanlar adını bilmediğim veya adını anmaya cesaret edemediğim bir şeyler geçmişti içimden. Gülümseyerek hatırlıyordum artık o güneşli günleri. Birkaç sene önce, ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendim, tedavi görüyordu, herkes umutluydu, kurtulacaktı. En son bir sene önce, bir nikahta karşılaştık. Ayaküstü kısa bir konuşma geçti aramızda. Gözleri hiç değişmemişti. Gülüşü de aynıydı. Hâlâ çok güzeldi. Fakat yorgundu. Yorgun ve mutsuz…
Bir kış sabahı ölüm haberini aldım. Sabaha karşı hastanede son nefesini vermişti. Telefonda bu haberi aldığımda içimden bir an “ona bunu nasıl söyleyeceğim” endişesi geçti. Sonra düşündüm, kime bunu nasıl söyleyecektim?
Bu yaşıma rağmen, hâlâ bilmediğim hisler, hâlâ yabancı hayvanlar gezinip duruyordu duygu dünyamda. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim hayvanlar… 2009′a gireceğimiz o günün akşamında sessiz bir gece geçirdim. İki bira içtim. Edip Cansever’den şiirler okudum.
Günlerdir yağmur yağıyordu. Bugün güneş açtı. Anladım ki, bu ölüm haberini vermekten çekindiğim kişi; 1990 yazında, bal rengi gözleriyle gülen o kıza aşık olan çocuktan başkası değildi. Kendime nasıl söyleyecektim bunu? Nasıl söyleyecektim öldüğünü, nasıl anlatacaktım?
Düğününe gitmemiştim, söylemiştim ya, düğünlere dayanamam diye… Cenazesine de gitmedim. Cenazelere de dayanamam. Hep bana mı rastlıyor, cenaze törenlerinin olduğu günlerde yağmur?
Yaz günlerini bekleyeceğim. Bir demet çiçekle mezarını ziyaret edip, orada söyleyeceğim 20 yıl geride kalmış çocukluğuma; “aşık olduğun o kız öldü” diyeceğim.
Koluma bakıyorum. Erik ağacının emaneti olan o yara izi silinmiş neredeyse. Belki de bir ölümle ancak silinebiliyor bazı yaralar. Yerine bir başka yarayı bırakarak.
Edip Cansever’in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirinde geçen şu dizeler üşüşüyor aklıma usulca:
O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa
8 Ocak 2009 – İstanbul
YAŞ ALDIKÇA şehirlere olan düşkünlüğüm, onlara yüklediğim anlamlar artıyor. Eh, yeni şehirler tanımanın da bunda etkisi var muhakkak. O şehirde ne kadar vakit geçirdiğimin de çok önemi yok üstelik. Bir şehri özlemek… O şehrin sokaklarına ne kadar anı serpiştirdiğim, ne kadar fotoğrafını kaydettiğim, ne kadar yüzle yüzleştiğimle ilgili bir şey…
Şimdi sizlere özlediğim şehirlerden bahsedeceğim kısa kısa. en yakınımdaki iki şehirle başlayacağım. Sonraki yazılarımda uzak şehirleri yazacağım. O şehirlerin aklımda bıraktığı tortuları, ruhumun pasajlarındaki tozlu sinema salonlarının yankılı sahnelerini anlatacağım.
ÇOK BİRİKTİRDİĞİMİZ, yıllarca farkında olmadan çoğalttığımız bir kendini bırakma ihtiyacı vardır ya hani; bilmeden taşımışızdır. İşte orada, yani tam da o sarsılarak, boğularak, ölerek, çıldırarak ağlamada hissedilen bir garip huzur vardır. İç dökmenin bitimine doğru, derin iç çekme, tertemiz bir nefes alma sırasında… Bu bahsettiğim hüzünle karışık huzur var ya, öylece, ansızın gelip geçer içimizden. Biraz daha dursun isteriz, durmaz gider. Vakti yoktur.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
LİZBON’DA ŞEHİR turu yapan tramvaylar çok şey anlatır. Tüm diğer tramvaylar gibi… Hep başka yerlerden geçecekmişçesine izlersiniz etrafı. Camını üste doğru kaldırıp başınızı camdan uzatırsınız, okyanustan gelen rüzgarın tuzlu ve yosun kokulu esintisi yüzünü okşar. Sanki uzak adalardan selam getirmiştir bu rüzgarlar. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
2007 SONBAHARINDAN beri pek çok Avrupa şehrinde bizim “puşi” dediğimiz giyim aksesuarları moda. Özellikle gençlerin boynunda görmek mümkün. Kimi tamamen boynuna doluyor, kimi kaşkol gibi sarıyor, bazısı da öylece asıyor. Sokak modasının önemli bir parçası haline geldi. Gri, yeşil, mavi, pembe gibi hoş renkleri var. Kumaşı da geleneksel puşiler gibi kalın değil. Ülkemize bu moda sonbaharda geldi. Fakat pek tutmadı. Halbuki özellikle Güney Doğu Anadolu, Güney ve Güney Batı illerinde yerel halk tarafından yaygın olarak kullanılıyor. Ege’de de çiftçilerin kullandığını biliyorum. Toplumumuza yabancı değil yani. Eylül 2008′den itibaren bir heyecan oluştu aslında, sıkı bir moda akımı başlayacak izlenmine kapılmıştım. Fakat hiç de beklediğim gibi olmadı.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Herhangi bir nedenle yabancısı olduğunuz bir şehre yolunuz düşer. Orayı tanımak için müzelerini, tarihi yerlerini, doğal güzelliklerini dolaşmak gelir değil mi hemen akla. Fakat konumuz, işte bu amaçlı dolaşmaların harcinde kalma durumu. Hele hele dili de yabancı olan bir memlekette iseniz tadından yenmez. Bambaşka bir dünyadır o zaman. Caddeler, binalar, otomobiller, insanlar, vitrinler, kediler… Hepsi size yabancıdır.
Aslında yabancı olan sizsinizdir. İçine girdiğiniz bu büyülü atmosferde amaçsızca dolaştıkça ancak söz konusu yabancılığı üzerinizden atacağınızı da bilirsiniz. Çünkü insan bir şehri turist gibi gezerse, turist olarak kalır. Tek başına olunca bu duygunun daha bir tadına varılır. Normalde hiç yürümediğiniz kadar çok yürümüşsünüzdür. Yorulmak gelmez aklınıza. Görecek o kadar çok detay vardır ki. Baktıkça alışır, dokundukça şehrin iklimini teninizde hissetmeye başlarsınız. Bir kayboluş gelir içinizden, endişeyle karışık. Hiçbir kültürel aktivite yoktur bu amaçsızlığın içinde. Sadece dolaşmak, dolaşmak, şuursuzca dolaşmak… Yazının tamamını okumak için tıklayın »
MURATHAN MUNGAN, şiirine her kitabında ve devrinde bakım yapabilmiş bir şair. çok fark edilmese de, “eteğimdeki taşlar” adlı şiir kitabıyla okurlarına çok değerli bir hediye sunmuştu birkaç sene evvel. çünkü şimdiye kadar -derleme kitaplar hariç- böylesi kalın bir şiir kitabı yayımlamamıştı. içinde bir ömür var. okuduktan sonra anladım ki, Murathan Mungan bize bölünmüşlüğünü, belki de şiir gezegenindeki mevsimlerini özetliyordu bu kitapta. dinginliği, deliliği, aşkı ve nefreti gösteriyor bu şiirler.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
KENARA DÜŞTÜĞÜM notların arasında “aşk”a dair pek çok tanım var. Bunlardan bazılarını seçtim. Çalışmalarımda yer vereceğim bu tanımların burada yayımlama sebeplerimden biri, olası intihallere karşı, siz okuyucularımı şahit gösterebilmek. Pek çok yazımın değişik eserlerde kullanıldığını gördükten sonra bu konuda daha titiz davranmaya karar verdim. Bu tanımlardan bazılarını sevecek, bazılarını uydurma bulacaksınız belki de. Bir okuyucumun “siz aşk hakkında çok şey biliyorsunuz sanırım” mesajı üzerine, “hayır, çok iyi bilseydim bu kadar uğraşmazdım tanımlamak için” yanıtını göndermiştim. Şu ana kadar yazdıklarımdan bazılarını ben de çok sevdim. En hoşuma giden aşk tanımım ise ilk maddede yer alıyor. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
BAZI FOTOĞRAFLAR çekildikleri döneme ilişkin hatıralar yüklenir, içlerinde alakalı görüntüler olmasa da… bir fotoğraf çekersiniz, o dönemin ruh halini çok güzel yansıtmaktadır, yıllar sonra bu kareye baktığınızda, o dönemin iklimi canlanır belleğinizde.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
SON ZAMANLARDA en çok dinlediğim şarkıcılardan biri Jay-Jay Johanson. Ondan bahsetmek istiyorum biraz… Melankolik olduğu kadar görkemli bir sese sahip leziz bir şarkıcıdır benim nazarımda. şarkılara göre tutumunu belirleyen bir adam. ses rengi diye bir şey var ya, bu adamın sesi rengarenk. portishead’in üzerine kaymaklı kadayıf niyetine dinlenebiliyor (veya tam tersi)… bu adamın şarkılarını ipod’umdan dinlerken, nereden başladığımı bilmediğim düşüncelere dalıyorum -ki bu hayra alamet değildir-. ve nedense hep sonbaharlarda gelip buluyor beni böyle adamlar ve kadınlar. (blonde redhead, portishead, björk vb örneklere zaman zaman değineceğim.)
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
14 SENE filan önce, ortaköy’de bir kafede ince bir soğuktan kaçıp ince belli çay bardaklarının sıcaklığında huzur ararken geldi oturdu masamıza optik başkan. tabi bilmiyorum onun optik başkan olduğunu. yanında bir arkadaşımla birlikte geldiler yanımıza. sonra elini ahenkli biçimde sallayarak konuşmaya başladı bu siyah paltolu adam. muhabbeti güzeldi. sanki o beni tanıyordu yıllardır da ben hatırlamamıştım. o denli içten, o denli coşkulu. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
paris’in göğünün altında… sinir bozucu biçimde düz bir alan üzerine kurulu şehirlerin böyle bir haleti ruhiyesi vardır. o şehirdeyken, göğünün altında hapis gibisinizdir. her yer gökyüzüdür.
paris işte böyle bir şehir. tıpkı berlin gibi, amsterdam gibi, izmir gibi, londra gibi, prag gibi, budapeşte gibi, barselona gibi eskişehir gibi… ama istanbul hiç öyle değil. lizbon da öyle değil. ve daha pek çok güzel şehir öyle değil. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
yeni yazılar bulamıyorsam, sıklıkla eskilere dönerim. bu eskiler arasında, john berger’ın kitapları geniş bir yer tutuyor. kitap mabedimin en büyük dervişlerinden biri o. ve sanki yaşlandıkça kalemi daha narin, daha hüzünlü ve kırılgan oluyor. john berger’ın her bir kitabını size uzun uzun anlatabilirim, yazabilirim. şimdi biraz son kitabından konuşmak istiyorum, john berger’ın kurtardığı mektuplardan… ne zamandır böylesine sarsıcı bir metin arıyordum. buldum. doğrusu bu kitap ülkemizde takvimine uygun bir zamanda çıktı. mektuplarda hakim olan renkleri etrafta da görelim diye olsa gerek. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
kazım koyuncu’nun içli, hüzün dolu bir şarkısı var “gyuli çkimi” adında. sözlerinin yakıcılığı kazım’ın sesine de vurur. dinleyeni bir yolculuğa çıkarır. muhakak dinleyin derim eğer bu şarkıdan habersizseniz.
tutun ki bir sandala binmişsinizdir. yavaşça ilerlersiniz durgun denizde. elinizi suya daldırırsınız, şarkı çalmaktadır, kazım’ın sesiyle kürekler çekilir. sanki kanınız çekilir.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
gazetelerin ilk sayfalarını okurken dehşete düşüyorum çoğunuz gibi. her ülkede karşılaşılabilecek türden olaylar bir kısmı. kendimi bir açıkhava tımarhanesinde hissetmeme sebep olan ülkemize özgü olaylar asabımı bozuyor. bugün taraf’ta okuduğum bir haber kanımı dondurdu. iskenderun’da bir aile; anne-baba-nine-dede şeklinde bir işbirliğiyle 4 aylık bebeklerini öldürerek dereye attıkları iddasıyla tutuklanmış. haberdeki ifadeleri okudukça kan beynime sıçradı.
minicik bir bebek. ismi hatice. oğlum çınar’la yakın günlerde doğmuşlar. kaburgalarında kırık saptanmış ve ölüm nedeni olarak da travmaya bağlı iç kanama teşhisi konmuş. nasıl kıydınız ulan şerefsizler! bu nasıl bir caniliktir, nasıl bir hayvanlıktır. insan bir bebeğe nasıl kıyabilir aklım almıyor. üstelik kendi canları.
hatice bebenin öldürülme sebebi ise kız olarak dünyaya gelmesi. nasıl bir ülkede, nasıl bir dünyada yaşıyoruz. çoğu suç için bir sebep, açıklama getirebiliriz. bir neden sonuç ilişkisi içinde mantıklı açıklamalar getirmeye gayret edebiliriz. bazı suçlarda bunların hiçbirini yapmak mümkün olmaz. daha baştan bitmiştir. bir çocuğa zarar verebilen, onu alçakça öldürebilenler için kaçılabilecek herhangi bir savunma alanı yok. 4 aylık bir bebeği öldürüp dereye atan, bu suça ortak olan her kimse, en ağır biçimde cezalandırılmalı. benim içimin soğuması için sanırım bu canilerin artık yaşamaması gerekiyor. onların aldığı her nefes haram!
sadece bu da değil. ülkemizde çocuklara karşı işlenen suçlar dünya ortalamasının çok çok üzerinde. üstelik yaşananların sadece yüzde 20’sinin resmi makamlara yansıdığı bir araştırma sonucunda ortaya çıkmıştı. zorla çalıştırılan, dilendirilen, istismar edilen, öldürülen, savaştırılan çocuklar… çok uzağa gitmeye gerek yok. sokaklarda görebilirsiniz. annesinin veya babasının kucağında baygın halde uyurken gördüğünüz çocukların aslında ilaçla uyutulduğunu biliyor muydunuz? çocuğu olanlar iyi bilir; iki dakka yerlerinde durmaz, bir o yana bir bu yana koşturur dururlar. fakat bazı dilencilerin duygu sömürüsü için yanlarında tuttukları çocuklar sürekli uyumaktadır. peki bu kadar açık biçimde çocuklara kıyılırken buna neden dur denemiyor? çünkü uğraşmak istemiyorlar. çok meşguller ve böyle şeylerle uğraşamazlar.
dünyayı bilmem ama ülkemizde hızla büyüyen, sonuçlarını her gün gördüğümüz bir tehlike var. “ahlaksal körlük” diyorum ben buna. üstelik bu bir tercih. ülkemizde çoktandır makul bulunan bir tercih.
kendi kendine ortaya çıkan bir şey değil bu elbet. azdırılan, yükseltilen, gaza getirilen, kolaylaştırılan, korunan, sırtı sıvazlanan bir körlük hem de. öldürmeyi, yok etmeyi, tecavüzü, yakıp yıkmayı makul görmek anlamına gelen bir görmeme durumu. her geçen gün gazetelerde sayısı artan cinayet, kaçırma, yaralama ve tecavüz gibi cana kast eden olaylardaki uçurumun kaynağı.
ahlaksızlığın, kurnazlığın, işi bilip işe gitmemenin, çevir kazı yanmasıncılığın, kısa yoldan para kazanmacılığın, alavere dalavereciliğin prim yaptığı bir ülke için oldukça normal bir sonuç aslında. şaşırmamak lazım. devletiyle, medyasıyla hep bir ağızdan asker kanı üzerine vatanseverlik, intikam ve kanlarıyerdekalmadı edebiyatı yapanlar bu körlüğün en önemli müsebibi. linçi, cinayeti, katliamı, yargıya gerek duymaksızın yapılan infazları, nitelikli hırsızlığı, devleti soymayı meşru hale getiren bir zihniyetin körlüğü. kendi işçisini, öğrencisini, emeklisini, memurunu, kadınını, evlatlarını kendi kolluk kuvetlerine çiğnettirenlerin, buna seyirci kalmayı içine sindirebilenlerin körlüğü.
türkiye bir açıkhava tımarhanesi. bu ülkede tecavüzcüye, katile, uyuşturucu tüccarına, silah kaçakçısına, her türlü pis işin yapıldığı çete bozuntularına sunulan imtiyazlar saymakla bitmiyor. bir eski polis “1000 kişi öldürmüş olabilirim” diyor. 2. dünya savaşı’nda değil, operasyonlarda öldürdüğü kişi sayısı bu. gazetelerde okuduk; “1000 kişiden biri o olabilir” başlıklarıyla verilen hayat hikayeleri. iş görüşmesine gittiği yerde çatışma çıkıyor, öldürülüyor ve gazeteciler çekime geldiğinde hayatında silah görmemiş birinin yanında bir tabanca göze çarpıyor. bu basit bir şey değildir.
öyle bir ülke ki, bir semtinde patlayan bomba onlarca insanını öldürüyor; sonrasında en üst düzey yetkililer “bombacıları yakaladık” diye açıklama yapıyor; fakat yakalanan kişiler “yasadışı örgüte yardım ve yataklık”tan tutuklanıyor. yani o bombaların faili belli değil. kimse kendisini kesap verme mecburiyetinde hissetmiyor. bu çok normal. çünkü gerçek ancak demokrasilerde devleti yönetenlere hesap sorulabilir.
devletin en tepe yöneticilerinden biri “bu ülkede ermeni ve rum’lar zorunlu olarak göç ettirilmeseydi, ulus devlet olamazdır” diyor. ne güzel bir açıklama değil mi? winston churchill’in “her millet layık olduğu şekilde yönetilir” sözü ülkemiz için mükemmel bir tespit. tam bir tencere kapak durumu. herkese iyi cinnetler…
pek çok erkek için, delikanlılık yıllarında uzaktan uzağa aşık olduğu kızı evinin civarında beklemek, yolunu gözlemek veya bir başka yerden onu evine kadar takip etmek türlü maceralara sebep olmuştur. mutlaka platonik bir aşk olmak zorunda değil bu. erkek için, sevgilisi olan kızın mahallesi aynı tehlikeleri barındırır. en son 80′lerde hüküm süren ve 90′ların ortalarında azalarak biten mahalle delikanlısı konsepti için gayet normal davranışlar bunlar. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
cemal süreya’dan bahsedildiğinde, güzel aşk şiirleri yazdığı söylenir. bana kalırsa cemal süreya aşk şiiri değil, âşık şiirleri yazmıştır. şiirinde aştan ziyade âşıktan, âşıklardan bahseder. derim ki, aşkı anlatmanın en güzel yolu, âşığı anlatmaktır. cemal süreya ile ilgili çok şey anlatılabilir. zira çok zengin, renkli, curcunalı bir hayat sürmüş bir abimiz. bazı insanlara, arada ne kadar büyük saygı-hürmet denizleri olsa da, “abi” diyebilmek bambaşka bir samimiyetin eseridir. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
BAZI ŞİİRLER ömrümüze yayılacak kadar geniştir. Hayatımızın her döneminde farklı bir yankısı, yansıması vardır. o şiiri hayatımıza tuttuğumuzda bambaşka renkler yansır kristalinden. böyle şiirler biriktirdim hayatım boyunca. bir kenara koydum. farklı zamanlarımda, hayatımın farklı dönemlerinde okumak için.
şiir dünyamın ölümsüz dervişi, güzel bakışlı, güzel yüzlü şairi nazım hikmet’in böyle şiirleri var. bunlardan biri “masalların masalı”.
Yazının tamamını okumak için tıklayın »
bana kalırsa ikinci yeni’nin üç asından (diğerleri cemal süreya ve turgut uyar’dır) en karmaşık ve en az anlaşılmış şairi edip cansever’dir. şimdi biliyorum yeri değil, bu yüzden detayına girmeyeceğim. fakat neden böyle dediğimi merak ediyorsanız bu şairimizin yaşam hikayesine bir bakın internetten. sonra da “ben ruhi bey nasılım” şiirini okuyun. bana hak vereceksiniz. Yazının tamamını okumak için tıklayın »HAYATIN PEK ÇOK acı gerçeğini deneyimlemeden bilemiyoruz. Dışarıdan bakanlar için bu yaşam deneyimleri küçük sıyrıklarla atlatılabilecek bir trafik kazası görünümünde olsa da, kişi için durum farklıdır. Bir arkadaşınızla buluşursunuz, birer fincan kahve ve kek sipariş edersiniz oturduğunuz kafede. Bir ortak arkadaştan söz açılır, nasıl iyi mi diye sorarsınız, “Bilmem, iyidir herhalde” sözü her şeyi anlatıyordur. İki insanın artık beraber olmadığını böyle soğuk kanlı bir cevapla aldığım zamanlar oldu. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Murathan Mugan’ın en güzel şiiri hangisidir diye bana sorulursa vereceğim cevap Diyalektik Mutsuzluklar olur. Bu şiir ilk olarak Murathan 95 kitabında yer almıştı. Sonralıkla, şairin “Doğduğum Yüzyıla Veda” adlı seçme şiirinlerden oluşan kitabında da yer aldı ve bu kitap Murathan’ın daha meşhur olduğu bir dönemde çıktığından epeyce tanındı.
90′ların başlarından bu yana Murathan Mungan okuyorum ve sanırım bu şiir kadar beni büsbütün etkileyebilmiş bir başka eseri yok. Her sözcüğü, her satırı, her dizesiyle buz gibi bir rüzgarın yüzü yakması gibi bir keskinlikte… Sanki bu şiir, soğuk iklimlerin şiiri. Ama ben bu şiiri en çok, bir Ağustos sıcağında okudum. Eskişehir treninde. Yemekli vagonun en boş masasında. Sayısız bira şişesinin iniş yaptığı uçak pisti gibi bir masada. Murathan 95′in saman sarısı sayfalarından birinde. Bira şişeleri, patates kızartması, camel sigarası ve Murathan 95…
Bazı şiirler, ilk okuyuşumuzda hayatımıza yayılacaklarını, ömrümüze bedelleneceklerini belli ederler. Bu şiir, daha ilk dizesinde ele veriyordu kendisini. “Bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı”…
Diyalektik mutsuzluklar sessiz bir içekapanıklıktan, munis bir kendibaşınalıktan, soğuk bir evden bahsediyor. Galiba sadece sarılmalarla ısınabilecek bir ev. Bir insana, bir kediye, bir kitaba sarılarak ısınabilir insan.
Biliyorum bulmak neredeyse imkansız, ama Murathan 95′i edinebilirseniz okuyun. Aslında bu kitap okunacak bir kitap değil. İçinde yaşanacak bir kitap. İnsanın sarılarak okuyabileceği bir kitap. Mısır Çarşısı’na benzetiyorum ben Murathan 95′i. Binlerce renk, binlerce koku, binlerce ses var içinde.
diyalektik mutsuzluklar
bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi
terk edilmek korkusu
susarsın bir silahsızlanma akşamı
susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
öpülmez dudakların ıslık yarası
mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası
hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması
sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı,
gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdım bunca yıl delirmiş saçlarında
o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi.
Şubat 1979
şiirlerin çoğu kadınlar için yazılmıştır, tıpkı şarkıların çoğunun onlar için yazılmış olması gibi… bu şiir sohetimizde bir kadına, barbara’ya yazılmış şiiri okuyacağız. ünlü fransız şair jacques prevert’in 1946′da yayımlanan “paroles” adlı kitabında yer alan bir şiir… çok defa anlatılmış olan bir “ilk görüşte aşk” hikayesi olduğunu söyleyebiliriz.
hoş ve naif bir karşılaşmanın şiiridir barbara. chanson üstadı yves montand bu şiiri fevkalade güzel okuyor. muhakkak ondan dinleyin derim. şiiri okurken o sokakta olmayı çekiyor canım, o yağmur yağarken, o sundurmanın altında olmayı… Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Ülkemizde, “Başkalarının Hayatı” (doğru çeviri “Ötekilerin Hayatı” şeklindedir) adıyla gösterilen “Das Leben der Anderen” adlı filmde geçen bir Bertolt Brecht şiirini paylaşmak istiyorum. Bu şiiri filmde işittiğimde müthiş bir sevinçle dolmuştum. Çünkü bende hatıraları olan, en sevdiğim Brecht şiirlerinden biridir. Bu filmde karşıma çıkması olağanüstü bir sürpriz oldu. Yazının tamamını okumak için tıklayın »
Ne zaman dara düşsem; hayattan, insanlardan, düşüncelerden, şehirlerden kaçasım gelse hızır gibi yetişir Turgut Uyar. Bir şiir tutuşturur elime, tertemiz bir nefes gibi.gök, bulut, su
senin bardağına koyduğum su
o suyun rengi başkadır
tut ki ığdır düzlerinde bir çadır
sivas yöresinden bir ölüm
ya da kaçak bir bitlis cigarası
çünkü o göğün ve bulutun
birlikte uykusudur
seni ilk haziranda görmüştüm
şapka giymemiştin çünkü yazdı
zaten hiç giymezdin belki de
kimin dünyayı görecek hali vardı oysa
sokaklar mavilik demetleri şunlar bunlar
şunlar bunlar diyorsam unutulmaz şeylerdi ha
örneğin çiçekti her şeyin ilk yarısı
ellerim ceplerime gitti durup dururken
yani herkesin aşk aşk dediği buysa
şarkı bile söyleyebilirdim bir tavanarasında
çocuk gözlerindeki şaşkınlığı tadarak
yani ancak günlerce koşarsam duyabilirdim
aramızda ne varsa
kıyıya bile inerdim anlıyor musun bir cuma günü
kıyıya inmeden hiç alışkın olmadan
bütün kurda kuşa börtü böceğe bir bir bakarak
şimdi senin bardağına koyduğum su var ya
bu suyun rengi başkadır
ben ne soğuk demirciyim ne terzi kalfası
ne marangoz ne bir gemi tayfası
istedim olamadım o başka
yani ne bulut ne gök ne çadır ve ölüm
ellerimin rengi biraz kırmızı da
galiba ondan